İçeriğe geç

duğu her şey –kabirde cesedinin başına geleceği gibi– çürür, kokuşur ve en sonunda toprağa karışır, mahvolur gider. Ama insan, ruhî hayatıyla, kalbî hayatıyla, tasavvurî hayatıyla ebediyet kazanmak istiyorsa ebedî bir Zat’a, Cenab-ı Hakk’a müteveccih olsun. Gönlünü Cenab-ı Hakk’a tevcih etsin. Cenab-ı Hak’tan gayri başka tarafa dönmesin. Tâ ebediyetin şuaları onu da ebedileştirsin. Onun sahip bulunduğu zaman parçalarını da ebedileştirsin. Geçmiş ve gelecek hayatını nurlara gark etsin. Ehl-i dalalet için çok tehlikeli, çok üzüntü verecek olan âhiret istikbalini onun için Cennet sarayları hâline getirsin. Biz işte böylesine, ya zamanımızı ebedileştirme veyahut da onu maddî varlığımız gibi maddî varlığımızla beraber toprağa gömme, yok olmasını acı acı seyretme durumuyla karşı karşıya kalacağız. Ya namazlar, zekâtlar, sadakalarla geçmişimiz nurlanacak, ömrümüz ebedileşecek veyahut da kapkaranlık bir mazi ile beraber kapkaranlık bir istikbal; her şeyi yutan, her şeyi bitiren ve her şey kendisinde biten, sona eren kapkaranlık bir kabir bizi bekliyor olacak. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, malın ve evladın, dünya hayatının zineti olduğunu ifade ettikten sonra şöyle buyuruyor:

ًوَ الْبَاقِـيَاتُ الصَّ الِحَاتُ خَيْرٌ عِ نْدَ رَبِّكَ ثَوَ اباً وَ خَيْرٌ اَمَاال

“Baki kalacak yararlı işler ise Rabbinin katında, hem mükafat yönünden hem de ümit bağlanması bakımından daha hayırlıdır.” (Kehf Sûresi, 18/46)Kur’ân, insanın âhirete müteveccih yaptığı her şeye ‘bâkiyât’ diyor. Yani namazlarına, oruçlarına, zekâtlarına... İnsanın, hüsn-i niyetle, kalbî istikametiyle, Cenab-ı Hakk’a karşı bütün mükellefiyetlerini yerine getirmesini, bütün menhiyattan, yasaklardan içtinap edip sakınmasını ise ‘salihât’ olarak isimlendiriyor. Bir başka deyişle, salihât, insanın, bütün iyilikleri yapıp bütün kötülükleri ayağının altına almasıdır.

301