Yük çok ağırdı, yol çok zikzaklıydı, geçilecek tarlalar çok dikenliydi ama bu yoldan yürümesi, bu zikzakları geçmesi, bu dikenli tarlalardan uçması gerekiyordu. Allah Resûlü’nün üzerine ağır bir vazife yüklenmişti. İşte onu idrakin şuuru içinde, ellerini Allah’a kaldırdı; kendisini taşlayanlara beddua etmedi, aksine nefsini Allah’a şikâyet etti,
،اَللَّهُمَّ إِلَيْكَ أَشْ كُو ضَ عْفَ قُوَّتِي، وَ قِلَّةَ حِ يلَتِي
وَ هَوَ انِي عَلَى النَّاسِ ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِ مِينَ
diyor, sonra da ağlıyordu.Taşlanacak bizleriz ama âlem başkasını taşlıyor…Başına taş vurulacak, Allah’a imanı kafasına yerleştirememiş olan bizleriz ama taşlanan başkası…Nefsini Allah’a şikâyet edecek olan bizleriz ama şikâyet eden Nebiyy-i Ümmî…“Allah’ım! Zaafımı, dayanıklı olamayışımı Sana şikâyet ediyorum. Çaresizliğimi Sana şikâyet ediyorum. Dayanamayıp döndüğümü Sana şikâyet ediyorum. Sen Erhamürrahiminsin, beni kime bırakıyorsun! Şu yüzünü ekşiten cemaate mi, yoksa beni içinden kovan Mekkelilere mi? İşimi onlara mı bırakıyorsun? Ama eğer bana gazaplanmazsan, bana öfken olmazsa, gayri buna da aldırmayacağım Allah’ım…”66
O böyle söylerken gökte şimşek çakmış gibi bir ses duyuluyordu. Kendisine her fırsatta yetişen, huzur ve saadet haberleri, müjdeler getiren, dudağı tebessümlü Cibril, yakın dostu, Allah’ın meleği yetişiyordu. Allah Resûlü işte o zaman irkiliyor, “Hayır, hayır!” diyordu. “Nesillerinden bir tane iman edecek varsa hayır!” diyordu.Ve biraz sonra kalbi münkesir, mahzun peygamber ağacın altında otururken, Mekke’de kendisine yüz vermeyen, orada
Dipnotlar
- İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 1/211-212; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/266- 269; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye 3/136.