İçeriğe geç

Taif, yakın akrabalarının, tanıdıklarının bulunduğu bir yerdi. Orada soylu soplu kimselerin bağı, bahçesi, evi vardı. Bu insanlar, yazın gider, orada istirahat ederlerdi. Bir bakıma Mekke’nin sayfiye yeriydi Taif. Resûl-i Ekrem de (sallallâhu aleyhi ve sellem), kafası çalışan insanlara bir şeyler anlatırım düşüncesiyle bu sayfiye yerine, Taif’e gitti. Bir kısım tarihçiler, Efendimiz’in yanında bir esirden, Zeyd b. Harise’den başka kimsenin bulunmadığını kaydederler. Allah Resûlü, yanlarına gitti, onlara derdini anlattı. O daha konuşurken alay etmeye başlamışlardı. Birisi O’na, “Eğer Sen peygambersen ben Kâbe’nin örtüsünü alaşağı ederim, nerede peygamberlik nerede Sen!” diye hâşâ dalga geçiyordu. Öbürü ise “Allah’tan kork, Allah’a karşı iftirada bulunma!” diyordu. Bir başkası da “Bu iddiana karşılık Senin selamını bile almam. Allah senden başka gönderecek adam bulamadı mı?” diyordu.Bu sözler karşısında O’nun kalbi çok kırılmıştı. Yanlarından ayrılacağı zaman, “Madem kabul etmediniz, bari kimseye söylemeyin.” demişti. Çünkü bir fitne çıkarırlar di-

ye endişe ediyordu. Allah bilir ِ وَ اهللُ يَعْصِ مُكَ مِنَ النَّاسAllah Seni insanlardan koruyacaktır.” (Mâide Sûresi, 5/67) âyeti henüz nâzil olmadığı için teminat ve muhafaza meselesi de yoktu. Onlar başkalarına haber vermek şöyle dursun, çocukları bile yolun sağına soluna dizdiler, ellerine yığın yığın taşlar verdiler ve “Atın şu adama!” dediler. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanlığa hidayeti, en doğru yolu göstermek için gelen, şanı yüce Nebiyy-i Ümmî, Taif’ten dönerken taşlanıyordu! Vücudundan kanlar akıyordu. Değen taşlar mübarek vücudunu yaralamıştı. Nihayet dinlenmek, kanlarını silmek üzere bir ağacın altında oturmuştu.

274