Kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir. Bu âlimin himmeti milletidir. O’nun için onun ölümü, bütün bir milletin ölümü sayılır; böyle bir insanın zuhuru da bütün bir milletin yeniden hayata kavuşması, var olması ve bilinmesi demektir. Öyleyse ey müminler, himmetinizi çok yüce tutun. Ayaklarınızın altında olan şeylere himmetinizi sarf etmeyin. Himmetinizi başınızdan aşkın meselelere ulaşmak için sarf edin. Allah’ın rıza ve rıdvanından başka şey sizi tatmin etmez, onu kazanmaya; bunun dışında kalan, dünyaya ait şeyleri O’nun rıza ve rıdvanına ulaşmak için alet ve vasıta yapmaya çalışın. Alet ve vasıta olarak dünyaya hâkim olma, ona sahip olmada mahzur yoktur hatta belki sevaptır, isabetlidir, Allah’ı memnun edecek bir şeydir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hususta da bize yol göstermiş, meseleyi açıklığa kavuşturmuştur. Dünyanın bütün malı mülkü İslam diyarına, Mekke’ye, Medine’ye, Taif’e akarken Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onları alır, milletin ihyasına, onun ayağa kalkıp yeniden dirilmesine sarf ederdi. Bu temiz düşünce, bu dupduru anlayış, bu sağlam ve köklü kanaat, bu âhiret endeksli hesap ve plan, ashâbına da intikal etmişti. Öyle ki onlar da dünya hakkında başka şey düşünmezlerdi. Herkesin bildiği üzere Hazreti Ebû Bekir, iki buçuk senelik hilafeti esnasında dünyaya asla meyletmemiş, peygamberlerden sonra gelen nadide bir insandı. Hazreti Ömer devrinde yaşanan inkişaf ve gelişmelerin arkasında Hazreti Ebû Bekir’in icraatlarının yattığını söyleyen tarih felsefesi yazarları vardır. Öyle ki, sağlam ve disiplinli bir ordu, sağlam ve disiplinli bir millet, alabildiğine teslimiyet, bütün bunlar Hazreti Ebû Bekir’in elinde, evinde ve onun icrası içinde yer almıştır. Ondan sonra Hazreti Ömer gelmiş ve Cenab-ı Hak, Ebû Bekir’in attığı temeller üzerinde cihanın fethini Ömer’e müyesser kılmış, ona nasip etmiştir.