İçeriğe geç

İmam gelmiyordu, gelmiyordu, gelmiyordu. Cemaat, imamın hasreti içinde; imam, namazın hasreti içinde kıvranıp duruyordu. İmamı böyleyken cemaati de böyleydi. Allah hiç olmazsa bu mananın zerresini bizlere lütfetsin, bizi bu ufka ulaştırsın.Son gündü; ecel yeli mülkünde esmeye başlamıştı. Felek adım adım O’nun mülküne yaklaşıyordu. Sur sesi gelmeye, hususi kıyametinin kopması için sebepler meydana gelmeye başlamıştı. Cemaat yine intizar içindeydi. Bir aralık odasının perdesi açılınca bütün yüzler güldü. İmam geliyor diye sevinmişlerdi. O, perdeyi kaldırmıştı, ancak ona da “Artık geleceksin!” denmişti. “Mele-i A’lâ, etekleri mücevherlerle dolu Seni bekliyor, biraz da semalara şeref vereceksin; yeter yerde kaldığın, ey semalı ve arzlı, geleceksin.” Vicdanı bu sesi duymuştu. Perdeyi kaldırdı, cemaatini mükemmel buldu. Önlerinde nadide imam Ebû Bekir vardı. Tekbir alıp cemaate namaz kıldıracaktı. Bakışlarıyla, gayri bundan öte bu cemaat her şeyi halleder, der gibiydi. Tebessüm buyurdular. Eller açıldı, perdeyi indirdiler.Ve bir daha da cemalini kimse görmedi. Ebû Bekir o cemali ancak birkaç saat sonra, evinden Efendimiz’in mübarek hanesine gelince görmüş, “Ölümün de hayatın kadar güzel!” demiş, o pâk alnından öpüvermişti.Resûl-i Ekrem, son dakikalarına kadar namazın heyecan ve helecanını yaşamıştı. “Namaz, namaz!” demiş, yaşamış, “Namaz, namaz!” demiş, kovalarla suyu başından aşağı döktürmüş, yine “Namaz, namaz!” derken kanat çırpıp Rabbine yönelmişti.Hazreti Ömer sinesinden hançeri yemiş, ölümün heyecanları içinde çırpınıyordu. Mescitten ezan sesleri yükseliyor, “Namaz! Emîra’l-müminîn” deniyordu. “Ha kalktım işte!” diyor ve zorla doğrulmaya çalışıyor. Her hareketinde içinden dışarıya bir şeyler çıkıyordu. Kaybettiği kandan, dudaklarını

224