İçeriğe geç

bir uğrak yeri olmuştu. Allah’a yükselinecek yer, imkân-vücûb arası makam olmuştu. O, bu yoldan bir an dûr olmadan ilerlemişti. Son dakikalarını da işte bu heyecan içinde geçiriyordu Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem).Sahabi O’nsuz saf bağlayıp Rabbin huzuruna durmak istemiyordu. Her sahabide gönül bu istikamette atıyor; kalb bu istikamette bir manayı gösteriyordu. Rabbimiz, vasıtasız herkesin ibadetini kabul buyurur. Fakat şu Muktedâ-i Küll, Rehber-i Ekmel’in arkasında, ebedî mihrabımıza teveccühün bir neşvesi vardır ki biz, âdeta Resûl-i Ekrem’in arkasına sığınarak kulluğumuzu O’nun vesayası altında Allah’a takdim ediyoruz. İşte bunu O’nsuz duyamayız. O’nu önümüzde gördüğümüz zaman duyacağımız şeyleri başka zaman duyamayız.Namazın vakti geçmek üzereydi. Ne var ki onlar, kalkıp saf bağlayıp namaz kılmak istemiyorlardı. Hep önlerinde O’nu görmüş, O’nun arkasında namaz kılmaya alışmış, sûzişî nağmeleri altında ara sıra kendilerinden geçmiş, çoğu zaman daha secdeye varmadan ayaklarının bağı çözülmüş, secdeye kapanmış, buradan ayrılmak istememişlerdi. O da cemaatinin önüne çıkmayı, onlara namaz kıldırmayı düşünüyordu. Ama gel gör ki, hastalık O’nda takat bırakmamıştı ki mescide gelebilsin. Humma O’nu kıskıvrak yakalamış, bir adım atmasına dahi imkân vermiyordu. Az kendine gelir gelmez “Namaz!” diyor ve ekliyordu: “Başımdan aşağı bir kova su dökün, ben kendime gelirim.” Başına bir kova su döküyorlardı. Az kendine geliyor, doğruluyor, sonra yine kendinden geçiyordu.Sahabi ise mescitte imamını bekliyordu. İmam, cemaatinin önüne çıkacağı anı intizar ediyordu. Heyhat ki bunlar son düşüş kalkışlardı. Bir daha O, cemaatinin önüne gelemeyecek, secdeye kapanamayacaktı. Son dakikalarını yaşıyor, “Bir kova daha su dökün.” diyordu. Başından aşağıya kovalarla su boşaltılıyordu. Diğer tarafta ise sahabe gözyaşı döküyordu.

223