koşup durduğum ölümü harp meydanlarında yakalayamadım.” Mahzumoğulları’ndan bir şair şöyle der: ِوَ مَا مَاتَ مِنَّا سَ يِّدٌ عَلَى حَتْفِ اَنْفِه
“Bizden hiçbir efendi yatağında ölmedi.” “Ben ise şimdi burada, yatağımda ölüyorum ya ona üzülüyorum. Halid yatakta mı ölmeliydi?”Ve sonra kendi kendine hayallere dalıyor: “Ey Halid’in günleri, geçin gözümün önünden… Şimdi Mute’deyim. Şu an Yermuk’tayım. Sema şakır şakır yağmur boşaltıyor üstüme. Soğuktan tir tir titriyorum. Ve düşmanın karşısında celadetle durmanın zevkini iliklerime kadar duyuyorum. Geçin Halid’in günleri, geçin… Şu son dakikada ona bir lezzet fırtınası daha getirin ve geçin!” diyordu. Bir aralık, içinde bir şimşek çakmış gibi, “Bana şu kılıcımı verir misin?” dedi. Mücahit, kılıcı eline aldığı zaman ne yapar? Onu bir bayrak gibi yukarıya kaldırır, sonra öper, başına koyar. Halid de son dakikalarında bunu yapacaktır. Kılıcını alır ve üzerine dayanarak ayakta durmaya çalışır. Ölümü böyle karşılayacaktır. Kahramanlar, silahlarıyla beraber ölmeyi arzu ederler. İsterler ki vefat ettikleri zaman kılıçları da beraberlerinde gömülsün. ‘Bir vasiyetname, bir dua gibi’ silahım yanımda olsun.” derler. Halid de kılıcına dayalı olarak ölecek; ölümü öyle karşılayacaktır. Onun, kılıcının üzerinde ölmek istemesinin aslında ayrı bir manası daha vardır: Halid de herkes gibi Rabbin huzuruna gidecektir. Ondan evvel niceleri silahları omuzlarında ve kanlar içinde Rabbin huzuruna vardılar. Allah bunu Halid’e nasip etmedi. O da Allah’ın huzuruna geride bırakacağı iki mirastan biri olan kılıcıyla gitmek istiyordu: