İçeriğe geç

Kerpiçten yapılmış duvarlarıyla, hurma elyafıyla kaplanmış tavanıyla, hurma ağacından kaideleriyle sade Mescid-i Nebevî.. Maddî yapısı itibariyle bu kadar sade fakat Arş-ı Âzam kadar âlî Mescid-i Nebevî...Resûl-i Ekrem o mescitte parmağını kaldırıyor ve Mus’ab’ı göstererek, “Şunu görüyor musunuz?” diyordu. “Mekke’de gezerken panjurlar açılır da genç kızlar ona bakardı. Hayatında bir rahat ve rehavet vardı. Bir de şu hâline bakın. Elbisesi bile kalmamış, bir posta sarınmış burada duruyor. Emir bekliyor. Emir ver de yapalım ey Resûlullah diyor.”O, verilen emirleri hep sâmit infiali içinde yapmıştı. Nihayet Uhud sarpına kadar gelmişti. Uhud öyle çetindi ki o orada mücadele edecek ve iradesinin hakkını verecekti. O gün sırtında teberrüken Resûl-i Ekrem’in cübbesini taşıyacaktı. Kanatlanmış uçuyor gibiydi. Yine sessizdi. Yine sâmit infial içindeydi. Resûl-i Ekrem’e karşı kılıç kullananlar, orada Mus’ab’ı görünce Resûl-i Ekrem’e ulaşamayacaklarını anlayıverdiler. O sessiz adam orada ateş kesilmişti. İbn Kamie, onun üzerine yürümüş, o ise Resûl-i Ekrem’i korumak için vücudunu bir kalkan gibi kullanmıştı. Kolu, bacağı budanmış; yere kapanmıştı. Yere kapanırken de yine sessizdi. Yüzünü saklarcasına kuma gömmüştü. Mev’ize kitaplarında şöyle bir vak’a anlatılır: Resûl-i Ekrem, Mus’ab’ı göstererek ashâbına sorar: “Biliyor musunuz, Mus’ab niçin yüzünü sakladı? Niçin kimseye yüzünü göstermek istemedi? “Bilmiyoruz yâ Resûlallah.” derler. “O, kendisi benim önümde bir sütre, bir perde olarak yıkıldıktan sonra bana da bir şey olacağını düşündü. Benim gözüm göre göre Resûl-i Ekrem’e bir şey yaparlarsa kolum yok ki kılıç kullanayım, elim yok ki sancak tutayım, başım yok ki kalkandır diye onu kullanayım. Ve ben bu hâlimle Allah’ın huzuruna gidersem, Rabbim bana ‘Mus’ab, Resûlullah’a dokundular sen neredeydin?’ derse ben ne derim? İşte onun için yüzünü sakladı.”

179