İçeriğe geç

çekidüzen verme işini bıraktığımız günden bu yana derbeder ve perişan olduk, pâyimaliz, ayaklar altındayız.Müslüman, davranış insanıdır. Bir Müslümanın, namaz kılarken secdede iki defa inlemesi, bir nasihatçinin elli defa kükremesinden daha fazla tesir icra eder. Bir müminin, Rabbin huzurundayken titreyip ürpermesi çok daha fazla müessir olacaktır. Nice ehl-i velayet vardır ki Rabbinin adını, peygamberinin yüce ismini duyduğu zaman hıçkıra hıçkıra ağlayan ümmî ninelerin verdiği dersi veremez. Çünkü onlar Rabbinin adını duyduğu zaman bulgur gibi kaynarlar. “Hazreti Muhammed” denildiği zaman renkleri sararıp solar. Siz endişe edersiniz, başını secdeye koyar da kalkamaz bu kadın, diye. Pek çok veli, böyle ümmî bir kadın kadar nasihatçi olamaz. Bizler kendi cemaatimize nasihatçi ve vaiz olamadıysak eğer, bu bizim kendi iç boşluğumuzdan, gönül eri olamayışımızdandır. Nerede bu Müslümanlık? Demek ki içte büyük bir boşluk var. Demek ki biz, hak ve hakikate kâmet-i kıymetine uygun tercüman olamıyoruz. Olsaydık böyle mi olurdu bu insanlığın hali? İç sesimizi duyuramıyoruz. Gönül heyecanlarımızı insanların vicdanlarına duyuramıyoruz. Çünkü onlardan mahrumuz. Bu mevzuda perişan ve derbeder olduğumuz için bu perişanlık ve derbederlik bütünüyle içtimaî hayatımıza aksetmektedir.Sadece konuşan, felsefi diyalektik yapan bir yığın lafazan ve gafil insan, bir asırdan beri bizi aldattı. Hakikat eri olamayan bu insanlar bizi aldattı ve omuzlarımızın üzerinde yükseldiler. Nerede iç yakıcı bir nağme tutturulduysa arkasından cüzdanların doldurulması hesap edildi. Ve yığın yığın kurban verildi.

177