İçeriğe geç

O, halife-i rûy-i zemindir. İran’ı, üzerinde oturduğu tahttan alaşağı eden ve Bizans imparatorluğunu hâk ile yeksan eden büyük halife, tebaasından bir tanesine kamçısının ucuyla dokunuyor. Diğer yandan o kamçının ucu kendi kalbine gidip değiyor, kendi vicdanını yaralıyor. Hazreti Ömer, o zatla tekrar karşılaşacağı âna kadar aradan bir sene geçiyor. Bir sene boyunca sabahtan akşama, akşamdan sabaha belki bir lahza o hâdise aklından çıkmıyor. Bu arada devamlı ızdırap içinde. Ertesi sene duyuyor ki o zat hacca gitmeye niyet etmiş. Bu benim için bir vesiledir, diyor. O kişiyi evine davet ediyor, yemek ikram ediyor. Sonra da biriktirdiği üç beş kuruşu onun eline tutuşturuyor. Bunu orada harcarsın, bana da dua edersin, diyor. Bundan sonra o zatla Hazreti Ömer arasında şöyle bir diyalog geçiyor: – Biliyor musun bunları sana niçin yaptım? – Niçin yaptın ey Allah’ın peygamberinin halifesi?– Bir sene evvel çarşıda dolaşırken sana kamçımın ucuyla dokunmuştum. – Ben onu hatırlamıyorum ey Allah’ın Peygamberinin halifesi.– Ama ben hiç unutmadım! İşte karşı tarafın azametine, celadetine, celaletine bakmadan hak edene hakkını verme mevzuudur bu. İslam tarihinde ayakta duranlar, bu esas üzerine durdular; yıkılanlar da bu kaideyi yıkıp onun altında kaldılar. Sadece Devr-i Saadet bununla serfiraz değildi. Sonraki devirlerde de bunun pek çok misalini müşahede ediyoruz.

İstanbul fethediliyor; bir çağ açılıp bir çağ kapanıyor. Genç hükümdar tebaasının başındadır. Adaletli bir hükümranlık kurmuş; herkes hâlinden, vaziyetinden mesut ve memnundur. Bu konuda çok bilinen bir menkıbeyi yeniden arz etmek istiyorum:

157