kurulduğu günden bugüne, insanoğlu yeryüzünde ispat-ı vücut edip ortaya çıktığı günden bugüne, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in beşere hediye ettiği şeyleri getirebilmiş ikinci bir insan gösterilemez. Nebiler, veliler, sıddıklar, Resûl-i Ekrem’in bahşettiği hediyeler karşısında hayret içindedirler. Bununla beraber O, kendi tebaası içinde, hakka hürmet ve hak sahibine hakkını verme mevzuunda âdeta tebaadan bir insan gibi hareket etmekten bir an dûr olmamıştır. Bir kimsenin arpa kadar hakkının kendisine geçmesine razı olmamış, en ufak bir endişe taşıdığında ise o hak sahibine mutlaka hakkını vermiştir.Bir gün, Üseyd b. Hudayr bir şaka yapıyor. Fahr-i Kâinat Efendimiz de o sırada onun yanından geçiyor. Ve böyle uygunsuz şaka yapılıp halkın güldürülmesinden hoşlanmadığı için parmağının ucuyla Üseyd’e dokunarak onu uyarıyor. Üseyd, yerinden fırlayıp, “Canımı acıttın yâ Resûlallah! Kısas isterim; bana dokundun, kısas isterim!” diyor.Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) oracıkta kısas yapılmasına razı oluyor. Üseyd, ekliyor: “Ya Resûlallah! Sen bana dokunurken vücudum açıktı, parmaklarının ucu çıplak tenime değdi.” Resûl-i Ekrem, bunun üzerine kısas için kendi karnının üstünü açıyor. Üseyd b. Hudayr o zaman dudaklarını kapatıyor, Resûl-ü Ekrem’in mübarek karnını öpüyor ve “Benim maksadım buydu, hak almak değildi yâ Resûlallah!” diyor. Burada önemli nokta şudur: Fahr-i Kâinat Efendimiz, hak isteyen biri karşısında, peygamberlik izzetine rağmen, dize geliyor, “Hakkını al!” diyor. Zira biliyor ki Allah huzurunda bu hakkı daha çetin alırlar. Başka bir misal daha arz edeyim:Hazreti Ömer Efendimiz bir sokaktan geçiyor. Cemaat içinden biri, kılıcını yarıya kadar sıyırmış, halka eziyet edecek bir pozisyonda tutuyor. Hazreti Ömer onun halka eziyet etmesini önlemek için daima yanında taşıdığı kamçısıyla o tebaasına dokunuyor.