İçeriğe geç

ordunun başındaydı. Medine’nin dışına kadar çıktılar. Sahabe her taraftan akın akın gelip orduya katılıyordu. Benî Asfer’e harp ilan edilecekti. Cumartesi günü ordunun toparlanmasıyla geçti. Pazar günü ise Resûl-i Ekrem çok ağırlaşmıştı. Herkes geliyor, veda ediyordu, O’nun ise tek kelime söyleyecek gücü yoktu; dudakları dahi kıpırdamıyordu. Ötesini Üsame şöyle anlatıyor: “Anamla beraber Resûlullah’ın yanına girdik.” O ana ki bir zamanlar Resûl-i Ekrem’e de analık yapmış Ümmü Eymen’di. Onu büyütmüş, O’nun terbiyesiyle meşgul olmuştu. “Anamla beraber yanına girdim, bana ellerini uzatarak omuzlarımdan tuttu ve alnımdan öptü. Konuşamıyordu. Ellerini yukarı kaldırdı. Bir şeyler istiyordu. Herhâlde gözünün önünde Roma İmparatorluğu beliriyor, Benî Asfer’in yıkılışını görüyordu. Sonra ellerini indirirken anladım ki bana dua ediyor. Fütuhata muvaffakiyetim için dua ediyor. Ayrılıp birliğimin başına gittim. Pazartesi sabahını idrak ederken Resûl-i Ekrem’in iyi olduğu haberi geldi bize. Çok sevindik, herkes yeniden Resûlullah’a kavuştuk diye bayram ediyordu. Hâlbuki emanetinin alınmasından evvel kendisine bir saadet, bir huzur devresi muvakkaten bahşedilmişti. Ben tam orduma “Er-rahîl er-rahîl” (Göç var. Hareket edeceğiz.)diyerek hareket emri verecektim ki anamın habercisi arkadan yetişti. “Er-rahîl er-rahîl” (Güneş gurup etti evladım, derhal Resûl-i Ekrem’in kapısına!) diyordu. Hemen huzur-u Risalet-penâhîye koştum. Sancağı kapısının önüne diktim. Bütün dünyam yıkılmıştı. Medine ufkunda doğan güneş artık gurup etmişti. Medine, Resûl-i Ekrem’i kaybetmiş olmanın hüznünü ve heyecanını yaşıyordu. Sancak bir-iki gün orada dalgalanıverdi. Resûl-i Ekrem’in teçhiz ü tekfîn ve teşyî’i yapıldı. Sonra toprağın sinesine tevdi edildi, Rabbisine vâsıl oldu.

140