İçeriğe geç

Rahat terk edilmeden rahata erilemez. Fâni olmadan pek çok yönleriyle bekâya mazhar olunamaz. Bekâ beladan geçer… Tükenmek lazım ki varlık başlasın… Her şeyin bittiği yerde, bitmeyen bir varlık başlar.

İnsanlar, nefis ve enaniyet bakımından tükenmelidirler ki asıl hüviyetleriyle, melekiyet yönleriyle, Allah’ın sevdiği taraflarıyla var olabilme yoluna girsinler. Bunu ise ancak belli meselelerde azmi ve ikdamı olan, fatih ruhlu, üzerlerindeki uyuşukluğu atan, gözlerini nâmütenahi, sonsuz ufuklara diken insanlar başaracaktır. Resûl-i Ekrem insanlarda işte bu duyguyu geliştirmiş, bu anlayışı kendi cemaatine intikal ettirmişti. Beş, on bin insana ancak sahip olduğu bir dönemde Benî Asfer’e harp ilan etmek, Sasani İmparatorluğu’na karşı ordu göndermek ne demekti! Zeyd b. Hârise’nin kumandası altındaki ordunun sayısı sadece üç bindi ve bu ordu, yüz binleri aşan Hirakliyus’ün ordularına karşı savaşmak için gidiyordu. Efendimiz, Tebük’e giderken münafıklar meseleyi serrişte ediyor, aralarında konuşuyor ve “Bir avuç insanla Roma İmparatorluğu’na karşı gidiyor!” diyorlardı. Münafık Übeyy b. Selûl, “Ben daha şimdiden onları, Muhammed dâhil (sallallâhu aleyhi ve sellem), zincirler içinde esir edilmiş görüyor gibiyim!” diyordu.Evet, Resûl-i Ekrem bir avuç insanla Benî Asfer’e meydan okuyordu. Kor hâline gelmiş bir avuç insan yerinde duramıyordu. Zaten yerinde durmak; kokuşmak, birbirine düşmek demekti. Aksi hâlde binbir alternatifin yiyip bitirdiği bir cemaat hâline geleceklerdi.

İç sürtüşmelere meydan vermemek, zindeliği koruyabilmek, vahdeti temin edebilmek için daima dışa doğru açılan kapılar ve menfezler gösteriliyordu. Yeryüzü bir gün bütün zimamdarlığıyla Resûl-i Ekrem’in önüne anahtarlar hâlinde konsaydı Resûl-i Ekrem, kendi cemaatine bu sefer yıldızlara giden yolları gösterecek, “Oraları fethedeceksiniz!” diyecekti. Ve kati surette cihanı fetihten dûr olmayacaktı.

138