İçeriğe geç

gece vakti Mekke’yi terk etmeye karar verdiğimde çıktığım bir duvarın üzerinden uzakta Halid b. Velid’in de aynı heyecanla Medine’ye doğru azm-i râh ettiğini (yola koyulduğunu) müşahede ettim. Bin bir endişe ve korku içinde yüz yüze geldik. İkimiz de niyetlerimizi gizliyorduk. İkimizin hedefi de Medine’ye gitmekti ama neden sonra ancak birbirimize açılabildik. Ve sonra da sarmaş dolaş olduk. Küfürde iki candaş iken Hazreti Muhammed’e gitme yolunda, dünyasını ve âhiretini mamur etme yolunda sarmaş dolaş olmuştuk. Ölümle bitmeyen bir hayatın müjdesini getiren insana gidip O’na inkiyad etme, O’na bağlanıp itaat etme yolunda sarmaş dolaş olduk. Biz Medine’ye doğru yol alırken, zaman ve mekân üstü varlıklar tarafından bizim haberimiz çoktan oraya ulaştırılmıştı. Medinelilerin, Kuba’da O’nu karşıladıkları gibi bizi de naatlarla karşılıyorlardı. Anladık ki Nebiler Nebisi hoşnuttu. Anladık ki gönlü bizim için fethedilmişti. Yanına vardığımızda bizi çok güzel karşıladı. Tebessüm ede ede sinesine bastı. Ah keşke o dakikada ölseydik. Her şeyimiz mamur idi. Ben Resûl-i Ekrem’in elini tuttum, ona biat ediyordum. Bu kuvvetli ele tutunduğum zaman biliyordum ki bu yol Cennet’e çıkacak. Bu yüzden Resûlullah’ın elini sıktıkça sıkıyordum. Benim farklı bir arzumun olduğunu anlayan Allah Resûlü: “Mâzâ ta’nî yâ Amr?” (Ne demek istiyorsun ey Amr!) buyurdu. Ben: “Beni bağışlayasın yâ Resûlallah” dedim.Bu bağışlanmanın manası, öbür âlemde mesut olmak; şefaatine nail olmak; Cemalullah’ı müşahede edecek ufka ulaşmaktı. Dedi ki: “Bilmiyor musun yâ Amr! İslamiyet’in; “Lâ İlâhe illallah Muhammedün Resûlullah” hakikatinin, geçmişte olan bütün seyyiatı sileceğini bilmiyor musun?”23

90