Bu nurdan hâlenin inkişafı, bir kısım şom ağızları, kem gözleri İslam’ın aleyhinde gayrete getirmiş, ona kötülük yapmaya sevk etmişti. İçlerinde, Müslüman olup ileride İslam’ın yükünü sırtına alacak kimseler de vardı. Bu muvakkat (geçici) talihsizler arasında bulunanlardan bir tanesi de Amr b. Âs’tı. Müslüman olduktan sonra vefat edeceği âna kadar son derece haysiyetli bir hayat yaşamıştı. Daima sözü dinlenen; dirayet ve kiyasetiyle ağırlığı olan bir insan olarak tarihe geçmişti. Resûl-i Ekrem devrinde aldığı fetih vazifesini Hazreti Ömer devrinde doruk noktaya ulaştırmış; Afrika, İslam’ın kılıcı karşısında dize gelmişti. Sırtı yere gelmeyen bu büyük kumandan, gün gelmiş, yaşlanmıştı, son nefesini vermek üzereydi. Mevla’nın huzuruna gidebilmenin heyecanıyla rengi kaçmakta, dudakları burulmakta, ara sıra kendinden geçmekteydi. O sırada yanında bulunan oğlu sordu: “Babacığım, seni fazla heyecanlı görüyorum. Hâlbuki ölürken heyecan duyanları kınardın?” Amr, hıçkırıklarını tutamadı. Gözyaşlarını belli etmemek için arkasına döndü. Ardından yüzünü oğluna doğru çevirdi ve sergüzeşt-i hayatını ana hatlarıyla anlatmaya başladı:“Oğlum! dedi. Hayatımın en kötü devresinde ben, Allah Resûlü’nün; nurla, irfanla gelen O insanın karşısında yer aldım. O’nun karşısında olmayı âdeta vazife bildim. O kadar haşin, o kadar hırçın, o kadar nankör, o kadar cüretkâr, o kadar terbiyesiz idim ki; O’nun, amcasının oğlunu başına koyarak Habeşistan’a gönderdiği kafilenin bir Hıristiyan tarafından dahi himaye görmesine tahammül edemedim. Ta oralara gittim. Habeş hükümdarını ikna etmek için ne diller döktüm ne gayretler sarf ettim. Ama Allah Müslümanları himaye etti. Ben eli boş Mekke’ye geri döndüm… Küfrüm, dalaletim, tuğyanım, içimde ızdıraplar meydana getiriyordu. Fakat o büyük hakikat güneşi karşısında buzdan dağların tahammül etmesine imkân yoktu. Nihayet benim de içim eridi. Âdeta içimde çağlayanlar meydana geliyordu. İçimdeki bu şiddet ve bu arzunun önüne geçemez oldum. Bir