istemek üzere gittiği aileye aynen şöyle dediğini duyarız: “Ben Bilal. Bu da benim kardeşimdir. Bizler Habeşli iki köleyiz. Biz dalâletteydik Allah ikimizi de hidayete kavuşturdu. İkimiz de köleydik, Allah ikimizi de hürriyete kavuşturdu. Eğer bize kız verirseniz Allah’a hamd ederiz. Eğer vermezseniz ‘Allah büyüktür’ der gideriz.” İşte kız isterken bile bu kadar duru, bu kadar berrak duygularla istiyordu. Hayatının sonuna kadar bu dupduru duygularla yaşadı. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) vefat edince Hazreti Bilal’in de dünyası değişmişti. Medine birdenbire ona bir zindan olmuş, bu şehrin sokakları, evleri, havası onu sıkmaya başlamıştı. Bir gün Halife Ebû Bekir’in karşısına çıktı ve şöyle dedi: “Ben Efendim’den işitmiştim; O, ‘Müminin en faziletli ameli cihattır.’2 buyurmuştu. Müsaade edersen ben de cihada gitmek, ölünceye kadar başımı bu yola koymak istiyorum.” Hazreti Ebû Bekir: “O zaman bize kim ezan okuyacak?” şeklinde cevap verdi. Bilal’in sözleri çok dokunaklıydı: “Vallahi, Resûl-i Ekrem’den sonra ben ezan okuyamam!” Nitekim bir iki sefer okumayı denemiş, ancak ‘Muhammedü’r-Resûlullah’a gelince dizlerinin bağı çözülüp oracığa yığılıvermişti. Bu, Resûl-i Ekrem’e nasıl bir bağlılıktı, nasıl bir gönül vermeydi ki O’ndan sonra “Eşhedü Enne Muhammede’r-Resûlullah” diyemiyordu! O, bunları söyleyince Halife de gözyaşlarını tutamadı ve: “Arzu ettiğin gibi git, cihadını yap.” buyurdu. “Git, istediğin cephede ‘uyûn-u sâhire’den (uyanık gözlerden) biri olarak düşmanı gözetle, nöbet tut. Düşmanın, İslam’ın içerisine sızmasına imkân verme!” Ve o da hayatının sonuna kadar Şam taraflarında cepheden cepheye koştu.
Dipnotlar
- et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 1/338, 353.