inşa etti. Her zaman Allah diyen, her mesele karşısında Allah’a itimat eden, gözünü âhirete dikmiş, ebediyetten başka bir şey düşünmeyen, Ezel ve Ebed Sultanı’na gönlünü kaptırmış bir cemaat insanlığın kaderini değiştirdi. Onlar yapıları, yetiştikleri muhit, tahsilleri ve kültürleri itibariyle bizlerden farklı değillerdi. Bununla beraber Allah en medeni, en ileri medeniyetlere yaptırmadığı şeyleri onlara yaptırdı. Bilal-i Habeşî, Habbab b. Eret, Selman-ı Farisî gibi kimselere yaptırdı. Mekke vadisinin her taşına, her çakılına, Betha’nın kenarına köşesine işlenen bir ses, bir soluk vardı, şöyle diyordu:
ٌقُلْ هُوَ اهللُ اَحَدٌۚ اَهللُ الصَّ مَدُۚ لَمْ يَلِدْ وَ لَمْ يُولَدْ ۙ وَ لَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُواً اَحَد
“De ki; O Allah bir tektir. Allah Samed’dir. Bütün varlıklar O’na muhtaçtır fakat O, hiçbir şeye muhtaç değildir. O’ndan çocuk olmamıştır. Kendisi de doğmamıştır. Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.” (İhlâs Sûresi, 112/1-4)Mazi silemedi bunu. Betha’nın her vadisine kan-ter içinde, soluk soluğa işlenen bu ses, kıyamete kadar devam edecekti. Mekke’nin metruk hâle geleceği, ıssızlaşacağı âna kadar devam edecekti.Hak davasının mecnunları, Allah’ın adını “Ehad, ehad!” diye diye Betha’nın her köşesine işlemekteydi. Bunlardan Bilal-i Habeşî’yi size arz etmek istiyorum: Bilal-i Habeşî, Ümeyye b. Halef isimli zalim ve gaddar bir insanın yanında köle idi. Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) zuhuruyla onun için yepyeni bir dünyaya kapı ve pencere açılmış; o da ömrünün sonuna kadar sadakatinden taviz vermemişti. Nihayetinde sultanlara taç giydirecek kadar yüce makamlara ulaşmıştı. Sırf Allah Resûlü’ne gönül verdiği için ayaklarına pranga vuruluyor, Mekke’nin vadilerinde sürükleniyordu; ancak o yine de sözünden dönmüyordu. Uğradığı her yer, üzerinde