İçeriğe geç

Ancak günümüzde bu meseleye daha değişik bir zaviyeden bakmak mecburiyetindeyiz. Zira insanımız, toplu bir sarhoşluk tehlikesiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Bu sarhoşluk, fertlerin herhangi bir müskir illetine tutulmasından çok daha fazla tehlikeli ve bütün bir İslâm âlemini tehdit eden kimliksizlik sarhoşluğudur.

Nice zamandır bu sarhoşluk, bizi kendine gelmez bir mahmurlar topluluğu ve meş’um bir dünyanın peyki hâline getirmiştir. Biz, muhataralı bu gafletten bir türlü vazgeçemedik, onlar da hiç mi hiç bize karşı yumuşamadılar. Biz, “şeb-i arûs!” deyip inledik; onlar da, “Beyhude yorulmayın, kapılar sürmelidir!” deyip aralanmış veya aralanmış gibi görünen kapıları her zaman yüzümüze kapadılar.

Biz milletçe varlık ve bekâmızı onlara bağlı görüp, onlardan koptuğumuz takdirde mahvolup gideceğimiz vehmine kapıldık. Onlarsa, her fırsatta bizi yere serip üzerimizde hora tepti ve haklarındaki iyilik vehmimizi suratlarımıza çarptılar.

Milletçe var olmamızın yolunu kendi azmimizde, kendi mânâ köklerimizde ve kendi tarihî dinamiklerimizde aramamız lâzım gelirken, biz tali’imizin tepetaklak olduğu günden bu yana hiçbir zaman böyle bir yolu denemeyi düşünmedik.

Gayrı bunca şeyden sonra hâlâ bir kısım kimseler kimliksizlik sarhoşluğuyla yoluna devam edecek ve zirveleri tutanlar da bu sevimsiz maceraya “Dur!” demeyeceklerse, bize daha bir süre “Yâ Sabûr!” deyip beklemek düşecektir.

Aydınlarımızın gaflet yılları bitmedikçe, bizim bu bekleyişimiz de bitmeyeceğe benzer. Zira yıllar var ki, milletimizin kaderiyle alâkalı, ileriye dönük ciddî hiçbir planımız olmadı. Bu bulanık zaman dilimi içinde hayırları hep nevzuhur tecellîleriyle; şerleri de, gelip millete tosladığında veya çarpıp onu yere serdiğinde, yani bıçak kemiğe dayandığında tanıyabildik.

137