Evin içine girmiş bir kobraya merhamet etmek, nasıl ki bütün ailenin hukukuna karşı bir zulümdür; aynı şekilde, cemiyet içinde türemiş canilere şefkat etmek de o cemiyeti meydana getiren diğer fertlere bir zulümdür. Böyle bir zulüm işlemeye de kimsenin hakkı yoktur.
1. Nefsi Korumak
Nefsi korumak, insan hayatının garantiye alınması demektir. Şahsiyetin mahfuziyeti de buna dahildir.
İslâm yeme, içme, giyinme ve mesken gibi hayatı koruyucu faktörlere çeşitli tedbirler getirirken, hayata kastedici tahrip çeşitlerine karşı da acil önlemler almıştır. O, kısas ve diyet gibi cezaî müeyyidelerle fert ve toplumu dizginlemiş, böylece insan hayatına verilen değeri en zirve noktada temsil etmiştir.
Diğer taraftan, nefsi korumanın ayrı bir buudu olan şahsiyetin mahfuziyeti de yine ancak İslâm dini tarafından en mükemmel şekilde değerlendirilmiştir. İslâm, şahsiyete karşı işlenmesi muhtemel suçları, tâzir ve şahitlikten men etme gibi cezalarla asgariye indirmeye muvaffak olmuş tek ve biricik sistemdir. Bu da nefsi korumanın ayrı bir yönüdür.
Mü’minin ruhu merhamet ve şefkatle yoğrulmuştur. Değil insan kanının akmasına razı olması, o, bilerek karıncaya dahi basmaz. Bir kırık kalb karşısında oturup hıçkıra hıçkıra ağlamak onun için âdiyattandır.
Fertleri bu anlayışta olan mübarek bir toplumda, canavarların tecziye edilmesi zarurîdir: “Orada onlara cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe dişle ve yaralara karşılık ödeşme yazdık.”3 ilâhî fermanı gereğince, böyle bir toplumda devlet her zaman canileri kısas ile bertaraf etmekle sorumludur.
Görüldüğü üzere İslâm, nefsin korunması hususunda fevkalâde bir hassasiyet izhar etmektedir. Aslında İslâm Hukuku işte bu gibi esaslar üzerine kurulmuştur. İsterseniz, bu meseleyi Asr-ı Saadet’ten bir vak’a ile müşahhaslaştırabiliriz:
Dipnotlar
- 3 Mâide sûresi, 5/45.