İçeriğe geç

Bu müstesna insan, bir halifedir ve bir devletin başıdır. Ne var ki o, onlardan biri, hatta sıradan birisi gibi yaşar; tabiî, her zaman başkalarının ızdırabıyla kuşatılmış bir hayata yaşama denecekse… Evet, o, cemiyet ile o kadar bütünleşmişti ki, dünya adına bütün lezzetleri unutmuş ve hayatı onların ufkundan dinliyor ve duyuyordu.

Bu devir, mü’minlerin en mutlu olduğu, İslâm tarihinin de altın çağlarından biriydi. Fert ile cemiyet yekpâre ve toplum da tam bir bütündü. Halife (radıyallâhu anh) reâyâ (halk) ile iç içe yaşıyor, onlarla oturup kalkıyor, onların dert ve kederlerini kendi dert ve kederleri, hatta ondan da öte duyuyor ve onları şefkatli bir anne gibi kucaklıyordu.

Nasıl olduysa onun devrinde bir kıtlık baş gösterdi. Koca halife gece gündüz durmadan Rabbine dua ve niyaz ediyor ve bu kıtlığa kendisinin sebep olduğunu düşünüyordu. Hâşâ ki, Ömer kıtlığa sebep olsun! O bir bereket ve rahmet vesilesiydi.

O günlerde üzüntüsünden ötürü âdeta yemekten-içmekten kesilmişti. Zaten yediği çok bir şey de yoktu ya… Ev halkının şehadeti ve itirafları ile, Hz. Ömer (radıyallâhu anh) bilhassa o kıtlık döneminde günde bir defa olmak üzere kuru bir parça arpa veya yulaf ekmeğini, bazen zeytinyağına bazen de sirkeye batırıp yiyordu.

İşte bu günlerde, nereden geldiyse, önüne püryan edilmiş bir ciğer getirirler. Halife bu ciğerin nereden geldiğini sordu. “Etini fakirlere dağıtmak için bir deve kesmiştik. Ciğerlerini de sana getirdik.” dediler.

19