İçeriğe geç

Hidayet vücûdî (varlığa, mevcudiyete taalluk eden, var olan), dalâlet ise ademî (yokluğa taalluk eden, bir şeyin yokluğuna dayanan) bir şeydir. Hidayet, insanın âfâkî ve enfüsî delilleri araştırması neticesinde Cenab-ı Hakk’ın onun kalbinde yakacağı bir nurla her şeyi doğru görmesi; dalâlet ise kişinin inanması gerekli olan rükünlerden birini dahi terk etmesiyle kendini karanlıkta bırakması demektir. Evet kişi, imanın bütün rükünlerine inansa da mesela, sadece kitaplara inanmasa, yine dalâlete düşmüş demektir. Hatta bütün erkân-ı imaniyeye tam inansa fakat Kitab’ı heva ve hevesine göre tefsir etse, değiştirse yine dalâlete ve sapıklığa düşmüş sayılır. Bundan dolayı dalâleti, “kâfirlerin içine düştükleri ve çıkamadıkları sapıklık” mânâsının yanında “İslâm’a yakın ve uzak her türlü inhirafın unvanı” şeklinde anlamak da mümkündür. Bu nokta-i nazardan hareketle Mutezile, Cebriye, Şia, Müşebbihe ve Mücessime… gibi fırkalara da ehl-i dalâlet denilmektedir. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ümmetinin yetmiş küsur fırkaya ayrılacağını ve bunlardan sadece birinin, o da kendi ve ashabının yolu üzere bulunanların hidayette olduğunu bildirmişlerdir.[1]

أُولٰۤئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى âyetinin ifadesiyle sermayesi hidayet olan, yani hidayet gibi bir sermayesi bulunan insan, vücudî olan bir nimeti, yani bizzat kıymet ve değer ifade eden bir şeyi vererek karşılığında hiçbir kıymet-i harbiyesi olmayan dalâleti elde etmiş olmaktadır. Bu durumda ne sermaye muhafaza edilebilmekte ne de bir kâr söz konusu olmaktadır. Kâr şöyle dursun onlar iç içe üç kayıp yaşamaktadırlar:

1. Ticaret gibi memduh bir işi kendi prensipleri içinde değerlendirememektedirler.

2. Sermayelerini kaybetmektedirler.

3. Hidayetin ekstra vâridatını kaybetmektedirler.

İşte böyle yanlış bir “iştirâ”dan ötürüdür ki onlar muzaaf bir hüsran yaşamaktadırlar.

327