İçeriğe geç

Enfüsî ve âfâkî bu deliller çok önemlidir. Onların bu kadar önemli olmalarının yanında unutulmaması gereken şöyle bir husus da vardır: Deliller, mârifet değildir. Kâinatı ilim kıstasları ile didik didik etme, Resûl-i Ekrem’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüce ahlâkıyla tanıma ve Kur’ân’ı satırlarında okuma, Allah’ı (celle celâluhu) tam tanımak, ahireti bilmek ve Allah Resûlü’ne tâbi olmak için yeterli değildir. Zira bunlar büyük ölçüde fıtratta meknî olan ve vicdanda kenzen bilinen mârifet-i ilâhiyeye zarar verecek şeylere karşı koruyucu hususlardır. Ayrıca bunlar, şayet kalb menfi şeylerle işgal edilmişse, oradaki işgalcileri def edecek ve kalbi koruyacak askerlerdir. Eğer insan kulluk itibarıyla aşağıya düşmüşse bunlarla yukarı çıkar, devrilmişse doğrulur… Evet deliller, tozlanan kalbin tozunu alan süpürgeler gibidir. Ve o şahitler böyle kabul edilmelidir.

İşte bu açıdandır ki, “Ben Allah’ı (celle celâluhu), peygamberi ispat ettim.” sözü mü’mince değildir. Zira biz, şiddet-i zuhurundan gizli olan Cenab-ı Hakk’ı tanıtma mevzuunda ancak derya hakkında fikir vermek için bir kaşık su göstermek gibi bir şey yapabiliriz. Evet, biz O’nu ispat edemeyiz, kimse de ispat edememiştir. Zira arz ettiğim gibi, bizim getireceğimiz deliller, deryayı göstermek için ortaya bir damla su koymak gibidir. Elbette ki bu da göze konan tozu süpürmek türünden bir şeydir ve hiç de önemsiz değildir. Çünkü insan gözünün tozunu sildiğinde O’nun tecellilerini görür. Bu itibarla da deliller, O’nunla insan arasındaki şüpheleri bertaraf etmek içindir. Deliller sayesinde mârifet nurları içimizde parlayabilir.

Evet, iman için, hâricî âlemde, üç çeşit delil vardır: Bir kısmı hava gibi, bir kısmı su gibi, bir kısmı da ziya (ışık) gibidir.

229