Bunun gibi daha pek çok sanat sıralayabiliriz. Biz şimdi bu kabiliyetlerin bütününün bir insanda bulunduğunu farz edelim ve onu isimlendirmeye çalışalım. Bu zatın resim yapma kabiliyetinden dolayı biz ona “ressam” diyerek bir isim takarız. Zira kabiliyetler fiil plânında kendisini gösterdiğinde görüp izleyenler ona bir isim takarlar. Ancak bu zata ressam adını takmak, annenin babanın taktığı ad gibi değildir. Bu ad, realiteye tıpatıp uygun bir addır ve o şahsın içinde bulunan hakikatin bizi öyle bir ad koymaya zorlamasının ifadesidir. Aynen bunun gibi, iyi heykel yapana heykeltıraş, ağaca şekil verene dülger veya marangoz isimlerini veririz. Herhâlde bu açıklamalardan, anne-babanın taktığı ad ile insanın kabiliyet ve istidadına takılan adların farklılığı anlaşılacaktır.
Şimdi kâinatta binbir şe’nin (iş ve icraat) sahibi, çiçekte bir sanat, insan yapısında bir harikulâdelik, kâinatın yapılışında baş döndüren yaratıcılığıyla öyle bir Zât var ki, işte o Zât Allah’tır. Çeşitli itibarat ve şe’n-i Rubûbiyetiyle kendini ifade eden Hazreti Allah (celle celâluhu), böylece binbir şe’nine mukabil binbir adet esmâsıyla kendini göstermiş ve tanıttırmış olmaktadır. Mesela simamıza baktığımızda, Allah, “Musavviru’l-vücuh”tur (yüzleri çok güzel bir biçimde yaratan) deriz. Evet Allah, yüzümüze öyle hatlar ve çizgiler koymuştur ki, biz bunlardan bir tanesini değiştirsek yüzün tenâsübünü bozarız. Bir çiçeğe baktığımızda Allah’ın çiçeğin suretini çok mükemmel resmettiğini, çiçeğin bir cemal gamzettiğini görür ve Allah, “Mücemmilü’l-ezhar” (Çiçekleri güzelleştiren, onlara cemal veren) “Cemil-i ale’l-ıtlak”tır deriz. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bütün bunlar, eşya ve hâdiseler içinde hep parıldayıp durmaktadır.