İşte bir de bu türlü, Allah (celle celâluhu) ve Resûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) seven naz makamının insanları vardır. Allah Resûlü, “Eğer yemin etse, Allah onu yalancı çıkartmaz.”80 diyerek onlardan bahseder. Bu, o âlemle bu âlem, yani kalb âlemi arasında münasebet-i kaviyenin teessüsüdür ki, bunun sahih bir hadiste izah ve ifade edildiğini görürüz. Kudsi bir hadiste Allah (celle celâluhu), Cibril’e (aleyhisselâm) şöyle buyurur: “Ben falanı seviyorum, sen de sev. O da gökte durup sema ehline şöyle seslenir: ‘Allah falanı seviyor, ben de seviyorum, siz de sevin!’”81 Bu kutlular, iradeyle değil, Allah’ı Allah olduğu için, Resûlullah’ı Resûlullah olduğu için severler. Bu noktada sevgi için bir kısım sebepler (esbab-ı mucibe) aramazlar. Bu sayededir ki bazen Cenab-ı Hak gedâya sultanlık bahşeder. Liyakatimiz olmamasına rağmen Allah bizi kendi kapısında böylesi bir mecnun kılsın da bizi hep sevsin ve sevdirsin!
Bu ufku yakalayan mübarek zatlardan biri de Râbia Adeviye Hazretleridir. Onun şöyle bir duasını hatırlıyorum: “Allah’ım! Benim Sana karşı olan alâka ve muhabbetim hürmetine değil, Senin bana karşı olan muhabbetin hürmetine benim şu işimi yap!” O, öyle muallâ bir mevkie çıkmıştır ki, Allah’ın kendisine olan muhabbet ve alâkasının derinliğini müşâhede etmiş ve onu vesile yapmıştır. Bu, belli bir makamın cilvesi ve belli bir edanın ifadesidir. Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve kereminden isteriz ki, bunu herkese lütfetsin.