İçeriğe geç

Burada istidradî olarak içtihat hususunda mütesahil davrananlara şöyle bir soru sormak istiyorum: “Bu zatların, bu istidat, kabiliyet ve teveccühleriyle Allah’ın emirlerini anlama mevzuunda, dinle ve dinin kaynaklarıyla konsantre olmaları neticesinde elde ettikleri hakikatlerin üstünde ne bulmayı umuyoruz?” Bu tür isteklerde bulunan bir kişinin Serahsî’nin Mebsût’unu, İbrahim Halebî’nin Mültekâ’sını, yine Merğinânî’nin Hidaye’sini karış karış taraması gerekir. Buna rağmen kişi, “Ben, bu insanların Kitap, Sünnet ve İcma’dan süze süze, damlata damlata meydana getirdikleri bu deryayı bütünü ile karıştırdım ve aradığım şeyleri göremedim.” diyorsa, bulamadığı bu meseleleri tespit edip ortaya koymalı ve eğer gücü yetiyor, samimî ve bu işe de ehilse, bunların cevaplarını edille-i şer’iye denilen “Kitap, Sünnet ve İcma” içerisinde aramalıdır.

Bu esaslar sahabeden beri birer prensip olarak vaz’edilmiş ve hüküm istinbatında kullanılagelmiştir. Yok, daha farklı düşünüyor ve “Ben, Kitab’ın şu meselesini almıyorum, İcmada da şunu kabul etmiyorum.” diyerek bunlara muhalefet etmek istiyorsa, o apaçık bir dalâlettir. İstihsan, istishab, maslahat-ı mürsele, sedd-i zerâi gibi esaslara gelince, bunlar da İslâm âlimlerinin Kur’ân ve Sünnet’ten ilham alarak hüküm istinbatında kullanmış oldukları hukukî disiplinlerdir. Meselâ “Zaruret hâlinde mahzurlu şey mübah olur.” küllî kaidesi, İslâm âlimlerinin Kur’ân ve Sünnet’in ruhuna dayanarak istikra ile ortaya koydukları bir kaidedir. Bu olmasa bile, bazen bu kabîl küllî kaideleri açıktan açığa Kur’ân ve Sünnet’te bulmak zordur; zordur ama bu yine de Kur’ân’daki bir âyetten istinbat edilmiştir.

8