Bunlardan başka, Batı şoku ile şoke olmuş insanlar da inhirafın ayrı bir versiyonunu teşkil etmektedirler. Kimileri kevnî mucizeleri inkâr edecek kadar bu mevzuda ileri gitmiş, kimileri Efendimiz’le alâkalı harikaları sadece Kur’ân’a bağlamış; kimileri Dekart’ın, kimileri Kant’ın, kimileri Bergson’un arkasında yürümüştür. Aslında, onların yazdıkları eserlere bakıldığında bu insanların tesirlerinde kaldıkları açıkça görülecektir. Mustafa Sabri Bey kitabında bunların hepsini tenkit etmiştir. Ben de bu zatlar okunacaksa tenkitleriyle birlikte okunmasının daha faydalı ve ilmî hassasiyete daha uygun olacağını düşünüyorum.
Bu meselenin diğer bir buudu ise, içtihadın ayağa düşmesidir. Dinsizin, imansızın ve inkârcının dini istismar edip kendine göre dini yorumlamaya kalktığı bir dönemde, içtihadın kapısını açıp Kitap ve Sünnet’i cahillerin yanlış yorumlamasına müsaade etmek, kalenin muhasara edildiği bir dönemde –Üstad’ın ifadesiyle– kalenin kapılarını açmak, dolayısıyla kasr-ı İslâm’a ihanet etmek demektir. Birileri, “İçtihat kapısı açık olduğuna göre ben de içtihat yaparım.” derse, diğeri de bundan cesaret alıp “Ben de yapabilirim.” diyebilecektir. Esasen bu anlayış, değişik yönleriyle çok mâlul ve marazî ruhlardan kaynaklanan bir husustur. Meselâ benim, gen mühendisliği ve DNA hakkında bildiklerim ansiklopedik bir bilgiden öteye geçmez. Şimdi kalkıp bu mevzuda içtihatlarda bulunursam, hem o sahaya, hem de o sahanın sahiplerine karşı ciddî bir saygısızlık yapmış olmaz mıyım?