İçeriğe geç

Sahabe-i kiram efendilerimiz sabah-akşam Allah Resûlü’nden Kur’ân ve hadis dinleyip müzakere etmekteydi. Hâlbuki âyet ve hadisler bizzat onları konu alarak ele alıyor ve onların üzerinde duruyordu. Buna rağmen Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Âişe Validemiz gibi önde gelen sahabiler, Efendimiz’e yüzlerce mesele soruyor ve O’nun izahlarını alıyorlardı. Hâlbuki Kur’ân, o dönemde gelişen ve konuşulan dil üzerine, yani Kureyş’in Mudar lehçesine göre nazil olmuştu ve onlar kendi dillerini çok iyi biliyorlardı. Meselâ Hz. Ömer, “Ben istesem devrimin dili ile alâkalı bin beyiti hiç durmadan söyleyebilirim.” demekteydi.

Evet, bu insanlar dil ve edebiyat yönüyle lisana bu kadar vâkıf oldukları hâlde yine de: “Yâ Resûlallah! Acaba bu âyet ne diyor, şu hadis ne demek istiyor?” şeklinde Allah Resûlü’ne sorular sorma lüzumunu duyuyorlardı. Bundan da anlaşılmaktadır ki, din o kadar da basit bir mesele değil.. ancak bu yaklaşımdan, “dinin anlaşılmaz” olduğu da zannedilmemelidir. Yukarıda da ifade edildiği gibi, şimdilerde din, herkesin anlayacağı, icabında aleyhinde konuşacağı ve kendine göre hüküm çıkaracağı bir mesele hâline getirilmeye çalışılmaktadır. Nasıl ki, “Her ilim, erbabından sorulur.” deniliyor, öyle de bu işin de erbabı vardır, bu meselede söz de onlara aittir.

2