İnsan-ı kâmil olan mü’mine gelince o, böyle bir çukura düşse bile, kalkar belini doğrultur, ızdırabını vicdanında yaşar ve ardından koşar, yukarılara doğru yükselir. Hele bu insan, Rabbin rahmetiyle serfirazsa onun önüne engin mânevî lezzetler serilir ve o zevkle yürür bu yolda. Hayatının bazı dilimlerinde pek çok mü’min, buna mazhar olmuş ve bu duygu ve düşünceyi vicdanında hissetmiştir. Hatta bazıları belki bunu çok açık bir şekilde bütün letâifiyle yaşamıştır. İnsan, Rabbisine teveccüh ettiği an, bazen öyle hâl olur ki, o bütün dünya ve mâfihâyı sırtından atar, Rabbisinin rahmetine doğru kuşlar gibi kanatlar çırpıp yükseliverir. Böyle bir hâli ihraz eden bir kimseye, bütün dünyalar verilse hepsini iter, yoluna devam eder. Çünkü o bunları yükselmesine mâni olarak görmektedir. Bu, Efendimiz’in yüzde doksan dokuz virgül dokuz daima yaşadığı bir hâldir. (Buna yüzde yüz de denebilir belki ama Allah Resûlü de bir beşerdi ve bize imam olma konumundaydı. Bu sebeple bizim de mutedil konuşmamız gerekir.) Daha sonra, derecesine göre Raşid Halifeler, evliyâullah, müceddidîn-i kiram bu hâli yaşamışlardır. Esasen bu sözü söyleyen Bediüzzaman Hazretleri de o hâli yaşayanlardan biridir. Böyle bir duruma ermiş bir kimsenin karşısına Cennet çıkarılsa o, Cennet’e dahi iltifat etmez. Nitekim kulluğu itibarıyla miraçta zirveye ulaşan Allah Resûlü, Cennet’i bu duygularla karşılamış ve ona iltifat etmeyerek ümmetinin içine dönmüştür.