Bununla beraber insanın bir de, insan olma ciheti vardır. Bu durumuyladır ki insan, bütün kâinatla münasebete geçebilir, feza-i ıtlakı temâşâya yürür, nâmütenahîliğe açılır ve ne maarifle döner geriye gelir de bize ballar balından neler neler tattırır!.. Bir yanı itibarıyla o, bir insandır, ancak hep maddî darlık içinde sağa sola toslar durur; ufku hep karanlıktır, geleceği fezada gördüğü karadelikler gibi hep karanlık görür de aydınlık bilmez. Bir türlü hilkatin sırlarını göremez, varlığın melekûtuna nüfuz edemez, esmâyı bilmez, sıfâtı tanımaz, Zât’tan da habersizdir. Hep “madde” der ve onun kuvveti, enerjisi etrafında akıl yürütür durur. Bu da bir insandır ama maddenin darlığına mahkûm bir insandır. Bir türlü sıçrayıp insan-ı kâmil olma durumuna gelememiş, daha doğrusu inanamamış, isim ve sıfatlarla ufkunu aydınlatamamıştır. Dolayısıyla önü tıkalı, ufku da karanlıktır. Yani madde her zaman onda hâkimdir. Böyle bir insanın kaprisli ve hırslı olması, düşünce ve tasavvurlarında tutarsız bulunması, ibadet ü taatte tekâsül gösterip bir iş yapmaması, cismanî ve hayvanî olması her şeyi madde plânında mütalaa etmesi, çok defa kendini bohemliğe salması tabiatının gereğidir. Eğer silkinip o hayvanî duygularının baskısı altında yaşamadan kurtulmazsa, o darlık içinde tükenir gider. Tıpkı bir fanusun içine girmiş kelebek gibi sağa sola çarpar durur ve neticede de o kapkaranlık dünyada yuvarlanır yokluğa gider. Aksine o, silkinip bu duygunun baskısı altından kurtulabildiği takdirde insan-ı kâmil olma yoluna girer, esmâ ve sıfât dairesi içinde nâmütenâhî okyanuslara yelken açıyor gibi olur, ufkunda her şey birdenbire aydınlanır ve kendini ışık hüzmeleri içinde bulur.