Enginliğiyle bizim dünyamızda ilim, olabildiğine gelişmiş ve Câbirler, Ebu’l-Heysemler, Hârizmîler, Zehrâvîler, İbn Sinâlar ve Farabîler… gibi devasa ilim adamları yetişmiştir. İlk defa atom nazariyesini ortaya koyan Yunan bilginleri, maddenin en küçük parçasının “atom” olduğunu söylerlerken, bir İslâm âlimi olan Nazzâm, maddenin sonsuz denecek ölçüde parçalanabileceğini söylemiş ve günümüzün ilim adamlarından biri gibi konuşmuştur. Bugün partikül nazariyesi içinde bu meseleye bakıldığında, Nazzâm’ın 12-13 asır evvel, çok derin şeyler söylemiş olduğu iddia edilebilir. Bütün bunlarla beraber, İslâm dünyasında yetişen o büyük ilim adamlarından hemen hiçbiri, ilimler adına ortaya koyduğu bu kadar keşif ve tesbitlerin yanında –yorum farklılıkları müstesna– dinî düşüncesinden taviz vermemiştir. Aksine ilim, onları din adına iyice takviye etmiş ve onların imanlarını kuvvetlendirmiştir. Gerçi bazı rasyonalistler hadisler konusunda biraz farklı düşünmüş ve bazı meselelerde Ehl-i Sünnet’le tartışmalara girmişler ise de onlardan hiçbirisi, ulûhiyeti inkâr etme, dine tavır alma gibi ciddî farklılıklara girmemişlerdir. Bazı âlimler, akla, olması gerekenden daha fazla önem verip, aklî istidlâller ile sıfât-ı İlâhiye hakkında bir kısım yanlış beyan ve mülâhazalarda bulunmuşlardır ama onların da hiçbiri dinsiz değildir.
Meselâ, iyi bir tabip olan Râzî aynı zamanda mistik denecek kadar bir mânevîyat adamıdır. Hâlbuki bilim sahasında yetişen Batılılar ve onların bizim içimizdeki temsilcileri, tamamen dinden uzaklaşmış, hatta ilhad ve küfre saplanmışlardır. Müslümanlar, kâinatı Cenâb-ı Hak adına fethetme düşüncesiyle araştırmış ve buldukları her yeni âyet, her yeni mucize, onlarda yeni bir aşk, yeni bir heyecan ve hamle ruhu meydana getirmiştir. Onun için onlar, daima “Hel min mezîd=Daha yok mu?” ufkunda dolaşmış ve böylece sürekli bir hakikat ve araştırma aşkı yaşamışlardır.