Evet, Batı bu ilimleri kendi materyalist düşüncesiyle yoğurarak ele almış ve sübjektif değerlendirmelere tabi tutarak kendi orijinleri açısından başkalaştırmıştır. Bir kere Batı’da din, hiçbir zaman hayatla hemhâl olamamıştır. Bu karanlık dünyada o, daima kilisenin duvarları içinde sıkışıp kalmış ve halk ancak kiliseye gittiği zaman dinini duyabilmiştir. Bu bakımdan da Batı’da din, hiçbir zaman bütün üniteleriyle hayatın içine girme fırsatını bulamamıştır. Zaten tâ başta, Hristiyanlık Kostantin tarafından bir devlet dini olarak kabul edilirken, bu çerçevede kabul edilmiş ve hayatla münasebetleri kontrol altına alınmıştır. Böyle bir anlayış ise Hristiyanlık adına doğrusu bir tâli’sizliktir. Hristiyanlığın tâli’ yıldızı ilk üç asırda kapalı tazyik altında fakat parlak geçmiştir ve bu dönemde din, kendi safvetini koruyabilmiştir. Konstantin ve taraftarları, Hristiyanlığı bir din olarak kabul ettikleri andan itibaren bir mânâda Hristiyanlara gün doğmuş ama diğer yandan İncil ve din düşüncesi tamamen kontrol altına alınmıştır. Evet, Hristiyanlık tahrif edilmiş ve “Senin yerin kilisedir. Ara sıra insanlar din adına kiliseye gelebilir, orada kafalarındaki çelişkiye rağmen dini soluklayabilirler; ama belirlenen bu sınırların ötesine kesinlikle geçemezler.” denilerek, hayat tamamen dinden tecrit edilmiştir. Evet artık Hristiyanlıkla hayat birbirinden koparılarak, toplum, dinsiz hayat ve hayatsız din gibi bir telâkkîyi kabule zorlanmıştır. Onun için Batı’da tamamen hayata mâl edilen ilim, dinin dışındadır ve din tamamen bir moral müessesesi ve doğum-ölüm merasimlerini organize eden bir kurumdur. Bunca devlet ve değişik sistemlerin baskısına karşılık o kendisini ne kadar ifade edebilmektedir, düşünmeye değer. Bu karşılıklı zıtlaşma din câmiasını da karşılık vermeye teşvik etmiştir. Yer yer kilise, bazı bilim adamlarını yakmaya, bazılarının gözlerini çıkarmaya ve bazılarını giyotine gitmeye mahkûm etmiştir. Tabiî bütün bunlar, çok ciddî bir bilim ve din çatışmasına sebebiyet vermiştir.