Meselâ, Rihter ölçeğine göre 3 derecelik bir deprem olur. Bununla önce birçok insan, Rabbiyle olan münasebetleri açısından teyakkuza geçer. Sebeplerin bütünüyle sukût ettiği o hengâmda ve onu takip eden günlerde, müsebbibü’l-esbab olan Allah’a öyle bir yönelir ki, o yönelişte “sırr-ı tevhid” içinde “nur-u ehadiyet” tecellî eder. Ve sanki bu yönelişiyle herkes, Allah ile direkt telefonla görüşüyor, konuşuyor gibi olur. İşte böyle bir münasebet, bir “ân-ı seyyâle” bile sürse, insan onunla veli olabilir. Hatta o bir ân-ı seyyale, insana Cennet hayatını bile kazandırabilir.
Veya yine bu deprem vesilesiyle, günümüzün büyük problemlerinden biri olan çarpık şehirleşme, gecekondu, binaların statik hesaplamalarının iyi yapılmaması vs. gibi dünyevî hayatımızı ilgilendiren noktalarda gerek halk, gerekse idarî erkân çeşitli düzenlemeler içine girebilirler.
Bu itibarla denebilir ki; Rihter ölçeğine göre 3 derecelik bir deprem olduğunda, bazı binalar çatlamış, camlar kırılmış, eşya harap olmuş, hatta bazıları ölmüş olabilir; ölmüş olabilir ama yukarıda arz etmeye çalıştığımız sonuçlarıyla deprem yine de bizim için “mahz-ı hayır” sayılır. Bir diğer ifadeyle “şerr-i kalîl”e maruz kalınmış olur ama hayr-ı kesîre de birçok kapılar açılmış demektir.
Veya bir yerde sel felaketi olmuştur. Orada cezaya istihkakı bulunanlar cezasını bulmuş, istihkakı olmayanlar ise ölmüşseler şehit olmuş, zayi olan mal mülk de sadaka hükmüne geçmiş sayılır. Öte yandan bu vesile ile birçok insan da, ciddî bir teyakkuzla Rabbilerine yönelerek kurbet (Allah’a yakınlık) kazanmışlardır ki, zannediyorum bununla elde edilen yakınlık günde bin rekât namaz kılmakla bile elde edilemez.