Bediüzzaman Hazretleri ilk eserlerinde, Cenâb-ı Hakk’ın varlığına delil olan ana ve temel burhanlar arasında vicdanı da sayar.3 Fakat daha sonra vicdanı, herkesin anlayacağı ölçüde objektif bir delil görmediği için, Sözler’de bu tür delilleri üçe indirir: Kur’ân, Efendimiz ve bir de kâinat kitabı…4
Evet, herkes vicdanın hafî dilini anlayamaz. Onun için objektif bir delil olması söz konusu değildir. Ama onun dilinden anlayanlar için o, delillerin en büyüğü ve en keskinidir. Hiçbir malumat, hiçbir müktesebât, insana vicdanının duyurduğunu duyuramaz.
Vicdanda bir nokta-i istinat ve bir de nokta-i istimdat vardır. İnsan bunlarla acziyetini, hiçliğini idrak eder ve bu idrakle, Cenâb-ı Hakk’a dayanır; dayanır ve ne isteyecekse O’ndan ister. Mademki insanda bir “medet isteme” hissi vardır. Öyleyse ona medet edecek bir Zât da vardır. Böyle olmasaydı bu hissin insana verilişi abes olurdu. Hâlbuki kâinatta abes hiçbir şey yoktur. Bizdeki her duygunun mutlaka bir karşılığı vardır. Öyleyse vicdandaki, istinat ve istimdat noktalarının da hiç şüphesiz birer karşılığı olacaktır. Ne var ki, hayatında bir kere olsun vicdanını dinlememiş bir insanın, bunu duyup sezmesi mümkün değildir. Gerçi şuur da vicdan mekanizmasına ait bir bölümdür ama, zatî değerinin yanında, o da tek başına bir kıymet demek değildir. İrade, his ve kalble inzimam edince, o da âdeta tek başına bir vicdan olur.
Hak varlığının hiçbir zaman susmayan bütün şahitleri gibi, vicdan da tek başına hakkı ve hakikati haykıran ilâhî ve semavî bir sadâdır. Ama bu, vicdanın bizim tarifimize giren vicdan olması itibarıyladır. Yoksa, nefis mekanizmasının altında kalıp ezilmiş bir vicdandan aynı neticeleri beklemek elbette ki mümkün değildir.
Dipnotlar
- 3 Bkz.: Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye s.236 (Nokta).
- 4 Bediüzzaman, Sözler s.248 (On Dokuzuncu Söz, Birinci Reşha).