İçeriğe geç

Meselâ şehveti ele alalım. Bu duygu sadece kendine bakan yönüyle işlettirilecek olursa, tamamen bir kötülük menbaı hâline gelir. Ne var ki, sahabe mesleğinde, bu duyguya bile vilâyetin bir buudu olma keyfiyeti kazandırılmıştır. Şöyle ki, şehvet helâl dairede kullanıldığında, insanın hanımıyla olan münasebetleri dahi ona sevap kazandırır.

Bir gün Allah Resûlü, bunun böyle olduğunu söyleyince, sahabe, nasıl olur mânâsında hayretle bakakalmış, Efendimiz de onlara şu mantıkî ve mantıkî olduğu kadar da fıtrat buudlu cevabı vermişti: Eğer bir insan, helâl dairede kalarak o işi yapmasaydı harama girecekti. Demek ki o, helâl daire ile iktifa etmekle haramı terk etmiş oldu.2 (Haramı terk etmek ise insana bir vacip işleme sevabı kazandırır). Demek oluyor ki, insan nefis mekanizmasına ait bu duyguyla dahi Cennet kazanabiliyor.

Diğer taraftan nefis mekanizmasına ait bütün duyguları Cennet’in televvünlerine vesile olarak kabul edebiliriz. Yani insan, nasıl ki vicdan mekanizmasına ait his ve duygularla Cennet’e ait bazı buudları seyredip yaşayabilir, disiplin altına alınmış nefis mekanizmasına ait bazı duygularla da yine Cennet’e ait bazı televvünleri duyup idrak edecektir. Zaten Cennet’in ruh ile beraber cesede hitap edecek olmasının hikmet ve sırlarından biri de bu olsa gerektir. (Hz. Âdem’in topraktan yaratılışını anlatan, balçık, kurumuş çamur vs. gibi ifadeleri, insanoğlunun mahiyetini ele veren bazı malzemeler şeklinde anlamak muvafık olsa gerek. Yoksa onu, bildiğimiz dünyaya ait balçık ve çamur şeklinde yorumlamak eksik bir anlayıştır…)

2