renkli resimlerini ihtiva etmekte ve bana lezzetine doyulmayan dakikalar, saatler yaşatmaktadırlar. Hâdiselere hep aynı zaviyeden baktığım, onları aynı şekilde hecelediğim sürece de o canlı resimlerin hülyalarımı her zaman süsleyeceğinde hiç şüphem yok. Bu açıdan, ihtimal ne zaman bir kısım handikapla karşılaşacak olsam ya da şöyle böyle bir muhalif rüzgâra maruz kalsam, hemen bir sessizlik murâkabesine dalacak, sükûtun nağmeleri içinde hep o günleri dinleyecek ve o rengârenk resimlerle, o değişik fotoğraf kareleriyle teselli olmaya çalışacağım, çalışıyorum da; çalışıyor ve kendimi yığın yığın insanın en içten bir cûşişle sergiledikleri o sevgi ve alâka çağlayanı içinde hissediyorum. Her bir araya gelişte ilk görüşüp tanıştığımız o tertemiz yüzleri görüyor gibi oluyor ve ruhumu saran kasvetlerden bir bir sıyrılıyorum.
Yakın bir geçmişe kadar devam edegelen hep ümitle tüllenmiş o ahenkli, hatta biraz da âlâyişli toplanmalar-dağılmaların farklı bir çizgide de olsa hâlâ devam ettiğini düşünüyorum. Şartların, konjonktürün gerektirdiği farklılık mahfuz; aynı üslûp, aynı eda, aynı düşünce ve aynı mülâhazaların binlerce, yüz binlerce sevgiyle çarpan sine tarafından temsil edildiğinde tereddüdüm yok; ama ben o günlerle öylesine dolu ve yapılan işlere öylesine kurulu idim ki o zamanlar icra edilen aktivitelerin içinden geçerek kendimi dünyaları aşan, gidip ta Hak rızasına ve onun gaye ölçüsündeki vesilesi sayılan “Nam-ı Celîl-i İlâhî”yi ilana dayanan bir cereyan-ı mütemâdî mecrasındaki kudsîlerin yedeğinde görüyordum. Bu mülâhaza ile kim bilir kaç defa kendi kendimi “ve kelbühüm bâsitun zirâayhi bi’lvasîd” mazhariyetiyle pâyelendirmiş ve “Bu kadarını olsun herhâlde lütfederler.” demiş müteselli olmuşumdur.
Yaşadığım o süreçte, diyaloğa açık ve sevgiyle çarpan sinelerin heyecanı ruhuma öyle işlemiş, her gün şahit olduğum o güzel tablolar hafızama öyle hakkedilmiş ve gönlümde öyle