İçeriğe geç

sunduğu fırsatlardı; ama bilmem ki bu fırsatları tam değerlendirebildik mi.! Keşke değerlendirebilseydik! Evet, bir dönemde şöyle böyle ayrıştırılmış, sun’î gerginliklere çekilmiş ve yıkmaya kilitlenmiş değişik kesimlerin birbiriyle kucaklaşmaya ve sarmaş dolaş olmaya başladığı ve kendi kendimize reva gördüğümüz gurbet yıllarını arkada bıraktığımız o günler çok verimli günlerdi; ama acıdır, yapılan onca olumlu işin görülmemesi, takdir edilmemesi bir yana, o istikametteki aktiviteler birer cinayet gibi gösterilmek istendi; istendi ve bir mânâda dinamitlendi.

Şimdilerde o fevkalâde büyülü ve ümitle tüllenen günleri, saatleri ne zaman düşünsem, “Keşke o sevgi ve diyalog çağlayanının önü hiç kesilmeseydi.! Keşke o ışıktan zamanın bağrına kurşun sıkılmasaydı!” deyip iki büklüm oluyorum. Ne kadar arzu ederdim, o nazlı nazlı bir araya gelişlerin, o yürekten birbirini selâmlayışların ve o sımsıcak akşamların devam etmesini! Hâlâ hatırlayabiliyorum, o samimî hislerin, o gönüllerden kopup gelen seslerin, o temel değerlerimize saygı çerçevesinde ortaya konan düşüncelerin iç dünyamızda uyardığı heyecanı, millî birlik ve beraberliğimiz adına hâsıl ettiği imanı ve ümidi. Eğer bir gün şeytan gelip aramıza girmeseydi ve fena huylara açık tabiatlardaki düşmanlık duygularını hortlatmasaydı, mızrabını yemiş bam telinden yükselen sesler gibi her yörede duyulan o heyecanlı nağmeler, o birbirine ulaşan eller ve birbirinin meziyetini mırıldanan diller hep aynı şeyleri söylemeye devam edecek ve o mütekabil saygı, hürmet teâtîleri hep sürüp gidecekti.

O günlerle alâkalı görüp duyduklarım, elemiyle-lezzetiyle bütün yaşadıklarım, bizimle aynı duyguları paylaşmayan dar alanlı hafızalardan silinip gitse ve sönük, renksiz, neşvesiz bir geçmişe inkılap etse de onlar benim için çağrıştırdıkları ve gelecek adına vaad ettikleriyle hâlâ hayal dünyamın en

217