nilüfer gibi tahayyül etmişimdir.. ve bu mülâhaza ile de onu, onca değişen şeye rağmen hiç değişmeden varlığını sürdüren ve sürekli ruhuma en enfes rayihalar neşreden şirin bir çiçek gibi koklamış ve tasavvurlarımı aşkın bir nefasetle içime aktığını hissetmişimdir. Hatta ben, onun sekine ve ruhanîlere açık iklimini, gönüllerimizin zaman ve mekân üstü âlemlere yükselmesinde bir rıhtım, bir liman, bir rampa gibi görmüşümdür.
Her şeyin normal mecrasında olduğu dönemlerde veya değişik med ve cezirlerle bütün mecraların ve eksenlerin kendilerine rağmen kaymalar yaşadığı günlerde ne zaman, Beşinci Kat’a girmişsem, onun genel havasının ve canlı-cansız aksesuarının ruhuma ilham ettiği mânâlar sayesinde his ve fikirlerimin daha derin tabakalarına inmiş ve onun büyüsünü daha derinden duymuşumdur.. evet, bu mekânda her zaman içime açılan bir hayal kapısı bulmuş ve ondan geçerek kendi küçük ve mahrem dünyamın mahfazası içine oturmuşumdur. Aslında onun içindeki bu derûnî his ve duygular, elbette ki pek çok müşâhede, hatıra, tevafuk, müzakere, musahabe ve dünya kadar acı-tatlı hâdiseden kaynaklanıyordu. Hatta bu iç ve muhteva, binanın fizikî yapısının yorumlanmalarına da aksediyordu. Öyle ki bize göre bu bina, sanki herhangi bir insan eliyle yapılmamış da yerin derinliklerinden fışkırmış, arz ve göklerin pek çok sırlarını ihtiva ediyormuşçasına alabildiğine derin görünürdü. Fakir bazen onu, ayakta Mâbud’a kıyam eden bir âbid, bazen bir dağın zirvesinde secdeye kapanmış bir mahviyet insanı, bazen de Yaratıcısı’na el açmış yalvaran bir gönül eri gibi tahayyül ederdim.
İşte bütün bu hislerin, ruhumda hâsıl ettiği enfüsî mülâhazalarla ben, bu mübarek mekâna içindeki kutlu sakinleri, o fevkalade temkinleri ve sükût içindeki talâkatlarıyla her zaman bana şiir söyleyen, mûsıkî dinleten, esrar meşk eden, ders veren birer hatib, birer edib, birer bestekâr, birer