O esnada düşman, birdenbire bir fırtınanın kendilerine doğru geldiğini görüyordu. Çünkü Abdullah b. Revâha, “Sıra bana geldi!” diye çadırında yemeğini yarım bırakıp harp meydanına, Cafer’in sesine koşuyordu. O da atına bindi, sancağı devraldı. Askere yeniden can ve cesaret gelmişti. Üç bin kişi, kendilerinden 33 defa daha büyük bir düşmanla yaka-paça oluyordu. Bir aralık bir kılıç darbesi Abdullah’ın kolunu yaraladı. O, yaralı kolu kendisine engel olmaya başlayınca atından indi, ayağıyla koluna basarak ondan kurtuldu ve tekrar atına bindi!Fakat az sonra Abdullah b. Revâha da şehit olmuştu. Bir aralık sancak ortada sahipsiz kaldı. Davayı sahiplenecek omuz kalmadı. Bu sırada olayları mescitte anbean anlatan Resûl-i Ekrem’in rengi kaçtı ve bir an tereddüt geçirdi. Ashap dikkat kesilmiş, heyecanla soruyordu: “Geri mi dönüyorlar yâ Resûlallah? Savaştan kaçan mı var?” Neyse ki çok geçmeden Allah Resûlü müjdeyi verdi. Sancağı, Allah’ın kılıçlarından bir kılıç, Halid b. Velid almıştı. Harp sonuçlanıp da ordu henüz Medine’ye varmadan Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) şühedanın evlerine gitmişti bile. Cafer’in çocuklarının başını okşadı. Hanımını tesellide bulundu ve şöyle buyurdu: “Allah, kesilen iki elinin yerine Cafer’e iki kanat verdi. Ben onu şu an cennette uçarken görüyorum.”
İnsanlar toplanmış, Cafer’in kapısında ağlıyorlardı. İçlerinde fakirler ve yetimler de vardı. Zira o, dulların, yetimlerin, fakirlerin babasıydı. Cebinde bir şey varsa onu hemen dağıtırdı. Evinde bir şey varsa infak eder, ihtiyaç sahiplerinin imdadına koşardı. Cafer, hayatı boyunca bütün malını dağıtmıştı. Sadece bir canı kalmıştı, onu Allah yolunda harcama fırsatı da Mute’de karşısına çıkmış, tereddüt etmeden onu da vermişti. Ölümü âdeta gülerek karşılamıştı.