Ordudaki herkes nasıl bir sefere gidildiğinin farkındaydı. Cafer b. Ebî Talip evine gidip hanımına ve çocuklarına veda ederken aynı zamanda dünyaya da topyekûn veda ediyordu ama zerre kadar tereddüdü yoktu. Abdullah b. Revâha’nın, evlatlarına veda ederken gözleri dolu doluydu. Şehit olacağına inanıyor ancak kendince Rabbinin huzuruna çıkacak sermayeye sahip bulunmadığını düşünüyor, bunun için müteessir oluyordu. Zeyd b. Hârise katiyen vefat edeceğine inanmıştı ve ölüme gittiğini biliyordu.Mücahitler Bizans ordusuyla karşı karşıya gelince Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine-i Münevvere’de âdeta bir ekranda seyrediyor gibi ashâbına harbin safahatından haber veriyor, olup bitenleri canlı olarak anlatıyordu. Ashâb, Resûl-i Ekrem’in ağzından çıkacak kelimelere dikkat kesilmişti. Harp bütün şiddetiyle devam ediyordu. Çok geçmeden Zeyd, şehadet şerbetini içti. O şehit olur olmaz, bir fırtına gibi adım adım onu takip eden Cafer b. Ebî Talip sancağı eline aldı. Sancak artık Cafer’in omuzları üzerinde dalgalanıyordu. Bizans ordusu geri püskürtülüyordu. Cafer, atının üzerinde savaşmak zorlaşınca attan indi. Bir elinde sancak, diğerinde kılıç, var gücüyle düşmana saldırıyordu. Bir aralık sancağı tutan koluna bir kılıç darbesi geldi. Resûl-i Ekrem’in sancağı yere düşmesin diye bu sefer diğer elindeki kılıcı attı, sancağı tutmaya başladı. Bu sırada mescitte Resûl-i Ekrem, cereyan eden hâdiseleri aynen anlatıyor, şöyle diyordu: “Cafer’in sağ elini kopardılar, o da sancağı sol eline aldı. Sol eline de bir kılıç darbesi vurdular. Bu sefer düşmesin diye sancağı bacaklarının arasına aldı. Başına inen kılıç darbeleri altında o arkaya doğru bağırıyordu: Abdullah b. Revâha! Abdullah b. Revâha!..”