İçeriğe geç

mahşere kadar kimse Resûl-i Ekrem ile görüşemeyeceği için doğrudan doğruya kabirdekilerine veda etmiş, cismaniyeti itibari ile bir daha onların karşılarına çıkmış, bir daha o büyük ruhlara selam vermiştir.

Bakîu’l-Garkad’e girdiğinde; َ السَّ اَلَ مُ عَلَيْكُمْ دَارَ قَوْ مٍ مُؤْ مِنِينَ و

اِنَّا اِنْ شَ اءَ اهللُ عَنْ قَرِيبٍ ااَلَ حِ قُونَEy mezarlık ahalisi! Size selam olsun. İnşallah yakında biz de size katılacağız.”48 der. O gün bugündür mezarlığa gidince bunu söylemek ümmetine sünnet olmuştur. Ve muhtemelen orada bir müşahede hâsıl olur. Efendimiz’in nazarları derinleşir, bakışları buutlaşır ve dudaklarından şu sözler dökülür: “Ah! Ne kadar arzu ederdim kardeşlerimi görmeyi!” Yanındakiler, “Biz kardeşlerin değil miyiz yâ Resûlallah?” deyince “Sizler benim arkadaşlarımsınız. Sizler benim sadık yâr ve yârânımsınız. Benim kardeşlerim henüz gelmediler. Onlar sonra gelecekler. Şerefli bir cemaat, şerefli bir ümmet, şerefli bir millet...” Bunun üzerine ashâb sorar: “Henüz gelmemiş kimseleri tanıyabilecek misin? Onları nasıl tanıyacaksın yâ Resûlallah?” Allah Resûlü şöyle buyurur: “Bir adam düşünün, öyle bir adam ki, alınları pırıl pırıl atları var. Ayakları sekili bembeyaz atları var. Siyah ve doru atlar içinde kendi atlarını tanır mı, tanımaz mı? Benim ümmetim de ‘Gurran muhaccelîn’ olarak gelecek. Allah’ın huzuruna gelirken karşıdan bakacağım, alınlarında secdenin emaresi nur gamzeler göreceğim. Abdest uzuvları etrafa nur saçıyor şeklinde müşahede edeceğim. Atın sahibi kendi atını tanıdığı gibi ben de ümmetimi tanıyacağım. Ben o kardeşlerimden evvel havzımın başına gidiyorum. Gidiyorum, ta ki onlara yer hazırlayayım. Maşrapalarımı hazırlayayım. Bir misafir gibi onları güzelce karşılayayım, hüsn-ü istikbalde bulunayım.”

218