Efendimiz ensarı çağırdı: “Bakın, dedi, muhacir kardeşleriniz ne diyor? Artık ayrılmak, kendi işlerini kendileri görmek istiyorlar. Belki çarşıda pazarda hamallık yapıp geçimlerini temin etmek istiyorlar.” Bu sözler üzerine ensar gözyaşı döktü ve dedi ki: “Yâ Resûlallah! Muhacir kardeşlerimiz Allah için fedakârlık yaptılar; yurtlarını, yuvalarını terk ettiler. Müsaade etsinler, Allah için biz onlara bakalım. Müsaade etsinler, onları evlerimizde barındıralım.”Muhacirler aslında şunu demek istiyordu: “Hayır yâ Resûlallah! Bağışlasınlar bizi, bağışlasınlar ayrılalım bugünden itibaren. Biz hizmetimizin mükafatını alıyoruz, ağır geliyor bu bize. Bunun için hicret etmişiz gibi geliyor.” Bir taraftan ensar, “Olamaz!” diye diretiyor, diğer taraftan muhacirler “İlle de ayrılalım.” diye diretiyordu. Ve Resûl-i Ekrem şöyle bir çözüm getiriyordu: “Evlerinden ayrılın, ancak bağ ve bahçelerde beraber çalışmaya devam edin. Siz de kazancınızı alır, kendinize göre medâr-ı maîşetinizi temin eder, geçinirsiniz.” Ensarın gönlü razı olmuyordu; ama hakem Resûl-i Ekrem olduğu için razı oluyorlardı. İşte bu, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in eliyle teesssüs etmiş bir kardeşlikti. Her muhacir bir ensara kardeş yapılmıştı. Allah Resûlü, Mekkeli Abdurrahman b. Avf ile Medine’nin sultanı, Uhud’un kahramanı Sa’d b. Rebî’yi birbirine kardeş yapmıştı. O Sa’d ki şehitlik anlarını yaşarken hâlini soran Muhammed b. Mesleme’ye yaralarından kan damlaya damlaya şöyle diyordu: “Peygambere selam söyle, Uhud’un arkasından cennetin kokuları geliyor bana.”46Abdurrahman b. Avf diyor ki:“Kardeşim Sa’d bana öyle bakıyordu ki evde kendisi en mütena, en güzel odayı bana ayırmış, beni orada yatırıyordu. Ailesi için de bir yer ayırmış, onlar da orada kalıyordu. O
Dipnotlar
- Hâkim, el-Müstedrek, 3/221.