dalıverir. Adam karşısında halife-i rûy-i zemini görünce, hele Hazreti Ömer gibi cemalin ve celalin kendisinde müştereken tecelli ettiği bir zatı görünce mehabet ve mehafet karşısında iki büklüm olur. Hazreti Ömer, “Nedir senin bu vaziyetin?” der. O da canını dişine takar ve der ki: “Ey Ömer, ya nedir senin bu hâlin? Müminlerin gizli hâllerini mi gözetliyorsun? Kur’ân diyor ki, “Ve lâ tecessesû!” (Casusluk yapmayın; halkın gizli şeylerini gözetlemeyin!). Oysaki sen benim evimin içine giriyorsun.” Sahabi diyor ki: “Ömer ellerini başına koydu. Kendine veyl okuyarak mescide geldi. Durmadan ağlıyor, “Ey Ömer sen ne yaptın? diyordu. “Müminlerin kusurlarını araştırdın, ne yaptın?” diyordu. Mescide kapandı ve kimseye bir şey söylemedi. Bir zaman sonra o adam mescide geldi. En arka saflarda duruyordu. Uzun boylu Ömer kendisini görecek, çağıracak, halkın arasında kızacak, ayıbını söyleyecek diye ödü kopuyordu. Mescitten içeriye girer girmez korkudan ayaklarının bağı çözüldü de çöküverdi. Bir süre sonra Seyyidina Hazreti Ömer ona işaret edip yanına çağırdı. Kulağına eğildi ve şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim ki seni gördüğüm o manzarayı kimseye haber vermedim.” Bu sefer adam Hazreti Ömer’in kulağına eğildi ve şöyle dedi, “Allah’a yemin ederim ki ben de o dakikadan itibaren o şeyi ağzıma sürmedim.” Fenalıklar işte böylesine önleniyor, bir cemaat böylesine ilmek ilmek örülüyor, fakat bu arada sürçmüş, düşmüş, zelleye, hataya, günaha maruz kalmış Müslümanın haysiyetinin korunmasına da dikkat ediliyordu. İşte bu, sırat-ı mustakimin ifadesiydi. Dine davet edenlere, din-i mübin-i İslam’a çağrıda bulunanlara, Kur’ânî hayatı insanlara tavsiye edenlere, sahabinin yaşadığı bu hususu gösteriyoruz.
İşte sırat-ı müstakim anlayışı budur. İnsanların hatalarını ve sürçmelerini teşhir etmek, gizli yerlerde işledikleri günahları