“Bedir’in tam fırın gibi yanıp kızıştığı esnada bıyıkları henüz terlemiş, sülün gibi iki delikanlı geldi yanıma. İkisinin de bana diyecekleri bir şey vardı ama ikisi de birbirinden saklıyordu.” Sonra bunların isimlerini öğreneceğiz ve tarihe de kaydolacaktır. Bunlar Hâris ile Afra’nın çocukları Muaz ve Muavviz idi. “İçlerinden biri yanıma sokuldu ve bana dedi ki: ‘Amcacığım! Bana Ebû Cehil’i gösterir misin?’ Medineliydi bu delikanlı, on beş yaşlarındaydı. Ben, ‘Ne yapacaksın Ebû Cehil’i?’ diye sorunca ‘İşittim ki Mekke-i Mükerreme’de Resûl-i Ekrem’e eza edermiş. Ben bugün ona haddini bildireceğim.’ diye cevap verdi.O benim yanımdan uzaklaşırken bu sefer öbürü kulağıma eğildi. O da aynı şeyi soruyordu. Her ikisi de bu şerefli vazifeyi tek başlarına yapmak istiyordu, bu sebeple durumu birbirlerinden saklıyorlardı. Ebû Cehil, o esnada topluluk içinde görünüverdi. Parmağımla işaret ederek, ‘İşte şu!’ dedim. Ben daha sözümü bitirmeden onlar Ebû Cehil’in yanında görünüverdiler.”Başına, gözüne indirdikleri kılıç darbeleriyle yere yıkmışlardı Ebû Cehil’i. Biri, İkrime’nin inen kılıcı ile kolunu kaybetmişti; fakat yine de sevinç içindeydi. Peygamberine kalkan ele ve o eli taşıyan kişiye cezasını vermişti zira. İşte bu duygu ruhuna işletilmişti onun. Hazreti Muhammed sevgisi damarlarında dolaşan kan hâline gelmişti. Yüce bir görgüye, derin bir his yapısına sahipti. Belki bir başka yerde cesedini de bırakıp gidecekti ama içi ferih ve fahurdu (rahattı), çünkü verdiklerini bâki ve sermedî bir hayat istikametinde vermişti.Benzer bir vak’ayı Yermuk’ta görüyoruz. Yermuk, ölüm kalım savaşıdır. Halid’in, son dakikalarında sinema şeridi gibi gözünün önünden geçirip de o kare karşısına gelince “Dur bir dakika seni seyredeyim, tatlı tatlı seyredeyim!” dediği, müminler için tatlı dakikaların yaşandığı bir muharebedir.