İnsanın Cenâb-ı Hakk’ın kendisine vermiş olduğu istidat ve kabiliyetleri rantabl bir şekilde kullanarak onları geliştirmesi her zaman mümkündür. Ne var ki bu biraz da fırsatları değerlendirmeye bağlıdır. Meselâ bir gül tahayyül edelim. Gül için, ay ve güneşin doğup batması hiçbir şey ifade etmez. O bütün bir yaz boyunca yatar, uyur ve ömrünü öyle hareketsiz geçirir. Ama bir de ayçiçeği vardır ki o, devamlı güneşin doğmasını kollar. Güneş doğunca da yüzünü ona çevirir, hep onu takip eder ve batıncaya kadar da yüzünü ondan bir lâhza olsun ayırmaz. İşte ebet için yaratılmış olan insan da böyle olmalıdır. O, kendine ihsan edilen istidatlarını, fânî ve geçici şeyler için kullanmamalı, onları esmâ, sıfat, zât dairelerine seyahat ile Zât-ı Uluhiyete kadar uzanan yolculuğunda bir azık yapmalı ve her hâl ü kârda onları inkişaf ettirme yollarını araştırmalıdır.
Sâlisen, bu meseleyi Muhyiddin İbn Arabî, İmam Gazzâlî, İmam Rabbanî, Mevlâna Halid ve Üstad Bediüzzaman gibi başyüceler daha farklı görmüş ve daha farklı müşâhede etmişlerdir. Zira onlar, ileride görecekleri hakikatleri henüz vuku bulmadan, uhrevî ve berzahî levhalarda aynıyla müşâhede etmişlerdir. Böyle zirveler zirvesi bir ufka ulaşmak bir yönüyle çalışmaya, diğer yönüyle de istidada vâbestedir ve bu, daha dünyada iken Cennet yamaçlarında gezmenin farklı bir buududur.
Bu mertebelerin yakalanması zamanımızda da mümkündür. Bunun için himmetler âlî tutulmalı, hem fert hem de toplum plânında insanlık, “insan-ı kâmil” olma yoluna yönlendirilmelidir. Aynı zamanda Üstad’ın da ifade buyurduğu gibi azamî takva ve azamî ihlâs gözetilmeli ve hedef de azamî velâyet olmalıdır.