bütün duyguların zevk alacağı rızıklarla doldurulmuş Rabbanî bir sofra şeklinde onlara açan, o muhtaç, müteşekkir, minnettar ve sevinçli mahlûklarını kâinatın her tarafında seyahat ettiren, onları şu dünyada bunca ikramla sevindirmekle beraber, bekâ âleminde cennetlerinden her birini daimî ziyafetler için birer sofra yapacak olan Hayy-ı Kayyûm’a ait, o varlıkların teşekkürlerinden, minnettarlıklarından ve sevinçlerinden gelen ve tabir etmekten aciz bulunduğumuz, söylemeye izinli olmadığımız ilahî şuûnat, “mukaddes memnuniyet”, “kutsî iftihar” ve “mukaddes lezzet” gibi isimlerle işaret edilen rubûbiyet mânâları bu daimî faaliyeti ve sürekli yaratma fiilini gerektirir.
Hem mesela, mahir bir sanatkâr, plâksız bir gramofon yapsa, o alet istediği gibi konuşsa, işlese; sanatkârı ne kadar iftihar eder, bundan lezzet duyar, kendine “Maşallah!” der. Madem aslında yoktan var edilmeyen, görünüşteki o küçük sanat, sanatkârının ruhunda bu derece iftihar ve memnuniyet hissi uyandırıyor. Elbette bu varlıkların Sâni-i Hakîm’inin, kâinatın bütününü, sayısız, türlü nağmelerle ses ve sedâ verip O’nu tesbih eden, zikredip konuşan ilâhi bir musikî ve harika bir fabrika yapmasından; kâinattaki her çeşit varlıkta, her bir âlemde farklı sanat mucizeleri göstermesinden; canlıların kafalarına birer ses alıcı, birer fotoğraf makinesi, birer telgraf gibi birçok cihazı yerleştirmesinden, hatta bunları en küçük bir canlıda dahi yapmasından; her bir insanın kafasına, değil yalnız plâksız birer gramofon, merceksiz birer fotoğraf makinesi, birer telsiz telgraf, belki bunlardan yirmi kat daha harika birer makineyi yerleştirmesinden ve onların, istediği tarzda işleyip netice vermesinden gelen kutsî iftihar ve mukaddes memnuniyet gibi mânâlar ve rubûbiyetin bu çeşit yüce vasıflarından ortaya çıkan icraat; elbette ve herhalde bu daimî faaliyeti gerektirir.
Hem mesela, adil bir hükümdarın, hak sahibine hakkını vermek için mazlumların hakkını zalimlerden almaktan, fakirleri kuvvetlilerin şerrinden korumaktan ve herkese hak ettiğini vermekten lezzet alması, memnun olması, bununla iftihar etmesi; hükümdarlığın ve adaletin temel bir kaidesidir. Bu yüzden, elbette Hâkim ve Hakîm, Adl ve Âdil olan Hayy ve Kayyûm Allah’ın bütün mahlûklarına, bilhassa canlılara “hukuk-u hayat” tabir edilen, hayat için gerekli şartları vermesi.. hayatlarını korumaları için onlara lüzumlu donanımı ihsan etmesi.. sonsuz şefkatiyle