İçeriğe geç

hikmetine bütün bütün zıt bir şekilde müsrifçe eğlenmesinin katiyen imkânı yoktur. Aynen öyle de, bu kâinat sarayındaki her bir varlığa yüzlerce hikmet yerleştiren ve onları yüzlerce vazifeyle donatan, hatta her bir ağaca meyveleri adedince hikmetler ve çiçekleri sayısınca vazifeler veren bir Sâni-i Hakîm’in, kıyameti getirmemekle ve haşri yaratmamakla, o had ve hesaba gelmez hikmetleri ve vazifeleri mânâsız, abes, boş, faydasız kılıp ziyan edeceğini söylemek, o Kadîr-i Mutlak’ın kusursuz kudretine mutlak bir acz atfetmek olur. Hem o Hakîm-i Mutlak’ın kusursuz hikmetine sayısız abes işi ve faydasızlığı, o Rahîm-i Mutlak’ın rahmetinin güzelliğine nihayetsiz çirkinliği ve o Âdil-i Mutlak’ın tam adaletine sonsuz zulmü yakıştırmak demektir. Âdeta kâinatta herkese görünen hikmeti, rahmeti ve adaleti inkâr etmektir. Bu ise o kadar hayret verici bir akıl dışılıktır ki, içinde sayısız bâtıl şey bulunur.

Dalâlet yolundakiler gelsin, baksın; girecekleri ve düşündükleri kabirleri gibi dalâletlerinde de ne kadar dehşetli bir karanlık bulunduğunu ve onun yılan, akrep yuvası bir kuyu olduğunu görsünler… Ahirete inanmanın, cennet gibi güzel ve nuranî bir yol olduğunu anlasın, imana girsinler.

Beşinci Nokta

İki “mesele”dir.

Birinci Mesele

Sâni-i Zülcelâl’in, Hakîm isminin gereği olarak, her şeyde en hafif sureti, en kısa yolu, en kolay tarzı, en faydalı şekli gözetmesi, buna kıymet vermesi, yaradılışta israf, gayesizlik ve faydasızlık bulunmadığını gösteriyor. İsraf, Hakîm isminin zıddı olduğu gibi, iktisat da o ismin gereği ve temel düsturudur.

Ey müsrif, iktisatsız insan! Kâinatın en temel düsturu olan iktisada dikkat etmediğinden, hakikate ne kadar zıt davrandığını bil! كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا ayetinin ne kadar esaslı, geniş bir düsturu ders verdiğini anla!

435