İçeriğe geç

Bu defa zikredilen iki hikmet bana yetmemeye başladı, noksan kaldı. Çok merakla ayrı bir hikmeti aramaya ve soruşturmaya başladım. Bir zaman sonra –Allah’a hamdolsun– Kur’an-ı Mucizü’l- Beyan’ın feyziyle, kayyûmiyet sırrı noktasında büyük, sonsuz bir hikmet ve gaye açığa çıktı. Ve onunla “kâinatın tılsımı” ve “yaratılışın muamması” denilen ilahî sırrı anladım. (Yirmi Dördüncü Mektup’ta etraflıca anlatıldığından, burada, Üçüncü Şuâ’da yalnız iki-üç noktasını kısaca zikredeceğiz.)

Evet, kayyûmiyet sırrının cilvesine şu noktadan bakınız ki, bütün varlıkları yokluktan kurtarıp her birini sonsuz uzay boşluğunda,

اَللّٰهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا

sırrıyla durduruyor, varlıklarını devam ettirmelerini sağlayıp hepsini böyle kayyûmiyet sırrının tecellisine mazhar ediyor. Eğer bu dayanak noktası olmazsa, hiçbir şey kendi başına duramaz; sonsuz bir boşlukta yuvarlanıp yokluğa düşer.

Hem nasıl ki her şey, varlığını devam ettirmesi ve bekâsı yönünden Kayyûm-u Zülcelâl’e dayanıyor, O’nunla ayakta duruyor, var olmayı sürdürüyor. Aynen öyle de, varlıkların keyfiyet ve hallerinde binlerce silsilenin uçları, –temsilde hata olmasın– telefon, telgraf hatlarının merkezi ve santral direği hükmündeki kayyûmiyet sırrıyla, وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الْأَمْرُ كُلُّهُ hükmünce birbirine bağlıdır. Eğer o nuranî destek noktasına dayanmazlarsa, akıl sahiplerince imkânsız ve bâtıl olan binlerce devri ve silsileyi; belki varlıklar adedince bâtıl devir ve silsileleri kabul etmek gerekecek. Mesela, gördüğümüz bir şey (hıfz etme, nur, varlık veya rızık gibi) bir yönden bir başka şeye dayanır, o da ötekine, öteki de bir başkasına… böyle gide gide herhalde nihayetsiz olamaz, bir sonu bulunacaktır.

İşte bu şekildeki bütün silsilelerin son noktası, elbette kayyûmiyet sırrıdır. Bu sır anlaşıldıktan sonra, o farazi silsilelerde birbirine dayanma bağı ve bunun mânâsı kalmaz; her şey doğrudan doğruya kayyûmiyet sırrına bakar.

474