Sahabe-i kiram, Resûlullah’a verdiği sözden, O’nunla yaptığı biattan, Allah’la olan anlaşmalarından hiç dönmemişti. Allah’a verdikleri sözde hep sâdık çıkmış ve her hâdisede sadakatlerini ortaya koymuşlardı. Kur’ân, onları bu yönleriyle de yani sadakatleri, söz ve ahdlerine bağlılıklarıyla da destanlaştırmakta ve medh ü senâ etmektedir. İşte Kur’ân’dan bir meal daha:
“Mü’minlerden öyle mert oğlu mertler, öyle yiğit oğlu yiğitler vardır ki, Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadakatlerini ispat etmiş; onlardan kimisi ahde vefa gösterip canını vermiş; kimisi de beklemedeydi. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.”29
Evet, onlar, Allah’la Cennet karşılığında, O’nun rızası karşılığında mal ve canlarını seve seve feda edeceklerine dair ahidleşmede bulunmuşlardı.. ve sonra da bu ahidlerine sadakat göstermişlerdi. Cephelerde bir bir doğrandılar; dökülüp dökülüp gittiler; ekin biçilir gibi biçildiler de, bir adım olsun geriye dönmediler.
İşte Hamza, Uhud’da şeb-i arûsunu yaşadı! İşte Enes b. Nadr, yine Uhud’da ölümle sarmaş dolaş Allah’ına kavuştu. İbn Cahş, Mus’ab b. Umeyr ve daha onlarcası Uhud’da, Bedir’de ölümle zifaf oldular. Ahidlerini yerine getiren bu kutlu yiğitlerden başka daha bazıları da vardır ki, onlar da şeb-i arûslarını beklemekte ve cephelerde ölüm aramaktaydılar.