Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Mü’min, وَمَۤا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ derken, Cenâb-ı Hakk’ın âlemlere rahmet olarak gönderdiği O zâtın kamet-i bâlâsını, yaptığı ve yapacağı bütün bu şeylerle görmeye çalışmalıdır. Hatta bir mü’min sadece kendi şuur ve idrakiyle kendisine gelen şeyleri değil, zerrelerden kürelere kadar her şeyin, O’nun neşrettiği nur sayesinde aydınlığa kavuşmasını ve hâl diliyle O’na minnet ve şükranda bulunmasını, ayrıca onlara müekkel olan meleklerin, varlıklarındaki mânâ ve maksat O’nunla anlaşılan zerreler, küreler, sistemler ve canlılardaki hücreler namına, onlara ait hâl diliyle yaptıkları tesbih, takdis ve tahmidi Cenâb-ı Hakk’a takdim ettiklerini şuuren düşünmelidir. Böylece mü’min, Efendimiz’in nasıl büyük bir hamde vesile olduğunu anlamalı ve şöyle demelidir: “Elhak sen Ahmed-i Mahmud-u Muhammed’sin Efendim. Hak’tan bize Sultan-ı müebbedsin. Hammâdûn, senin ümmetin; Livâü’l-Hamd’in ve Kevser’in sahibi de sensin.” İşte bir mü’min, namazda her Tahiyyat okuyuşunda ve her “Muhammedün Resûlullah” deyişinde, iliklerine kadar bu mânâyı duymalı ve saygıyla eğilmelidir.
Sakın, Efendimiz’in kamet-i bâlâsına uygun anlatmayı, benim şu bulanık sözlerime münhasır görüp, siz de O’nu bulanık ve karanlık görmeyin! Siz kendi vicdanınızın ve kalbinizin derinliğinde, –o kalb ki kenzen Hak orada bilinir ve o bilinişi de hiçbir idrak ifade edemez– o çok buudlu aynada Allah Resûlü’nün kametini görmeye çalışın ve “Minnet sana, şükran sana ey Allah’ın Resûlü!” deyip biatınızı yenileyin.