İçeriğe geç

Allah’ın mutlak istiğnasına keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz melâike-i kiramın bir ayinedarlığı söz konusudur ki, o hususiyet insanlarda yoktur. Çünkü onlar, yiyip içmekte, evlenmekte, tebeddül ve tegayyur etmektedirler. İnsanda meleğin meleklik yönü vardır. Ancak o da, tıpkı cevheri taştan topraktan ayrılmamış maden-toprak bileşimi gibi bir şeydir. Zaten o, tasaffi etmek ve melekleşmek üzere bu dünyada bulunmaktadır. Posa ve tortu burada ayrılacak, ıstıfa edecek ve o ahiret yurduna öyle gidecektir. Melek ise, posası ayrılmış saf ve som altın durumunda bir varlıktır. Öyleyse ondaki şe’n-i Rubûbiyet, tecellî, esmâ-i ilâhiyenin cilvelenmesi insandan çok farklı olacaktır. İnsan, bir yönüyle esmâ-ı ilâhîyi kesif, donuk ve mat olarak, melekler ise melekût yönüne bakan yönüyle çok saf ve duru bir şekilde aksettirirler. Evet, insan, Cenâb-ı Hakk’ın bilinmesi ve tanınması mevzuunda bir kitap olduğu gibi melâike-i kiram da ayrı bir kitaptır.

Cenâb-ı Hak mahlukatı, ihtiyaçtan dolayı değil, tezahür-ü rubûbiyet nokta-i nazarından yaratır. Allah, “Ben, kenz-i mahfi (bilinmeyen bir hazine) idim. Bilinmekliğimi murat ettim ve mahlukatı yarattım.”6 buyurmaktadır. Melekler de bu çerçeve içinde mütalaa edilmektedir. Evet, beşer, semek, eşcâr, zemin O’ndan gelen bir kitaptır ve her biri, bir dil hâlinde O’nu ifade etmektedir.

Hikmetleri uzatmak mümkündür. Ben şimdilik bir fikir vermek için bu kadarla iktifa etmek istiyorum.

4